Öğretmenler günü ve düşündürdükleri

25 Kasım 2017 Cumartesi

Öğretmenler Günü” vesilesi ile ilgili çok şey yazılıp çiziliyor. Bu günle ilgili fikriyatımı/hissiyatımı siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum. 

   Öğretmendeki fikrî sorumluluk duygusu; sözlerindeki her kelimenin, içindeki her ruhi kımıldanmanın hemen ve aynen hayata yansır. Öğretmen, kendi hâlini topluma neşreder. Olumlu ve olumsuz taraflarını da, varlarını ve yoklarını da… Nemelazımcılığını da, taklitçi ifratlarını ve aksiyonlarını da.

   Öğretmenin malzemesi de insan. Öğretmen sadece gözleri değil; yüreği ağlayan insan’dır. Yaptığı hizmet, gönüllü yapılan hizmettir. “Gönüllüler hizmeti”dir. Öğretmenin malzemesi insandır. Aklıyla, kalbiyle, ruhuyla cesediyle maddesiyle- manasıyla, kabiliyetleriyle, zaaflarıyla, güzellikleriyle-çirkinlikleriyle iyilik ve kötülük yönleriyle… Kısaca en hayırlı veya en şerli olmaya meyilli kompleks bir varlığın eğiticisi, öğreticisi, rehberidir 

 Öğretmen ve idareci kardeşlerim, öğrencilerin insan olmaları için gayret gösterin. Çabalarınız bilgili canavarlar, becerikli psikopatlar üretmesin. Şefkatsiz, merhametsiz, adaletsiz yığınların öğretmeni olmayın. Okuma-yazma, sosyal bilgiler, matematik, bilgisayar, internet, yabancı dil vs. bütün bunlar; öğrencilerinizin daha fazla insani değerler taşımasına yardımcı olursa, bu öğrettikleriniz yalnız o zaman değer ve önem taşır. Göz pınarları kuruyan, ağlamasını, gülmesini, üzülmesini, sevinmesini, unutan duyarsız insanlar yetiştirilmesin. ‘Kalbin mi katılaştı, git yetimin başını okşa. Fakirin, yetimin sofrasında bulun. O zaman içinde bir şeylerin kıpırdadığını göreceksin.’ Tavsiyesini unutmayın.

   Bir öğretmen olarak öğrencilerimle yürek yangınımı paylaşmak isterdim. Ne mi derdim? Uzayı fethettik; fakat kalpleri fethedemedik. Atomu parçaladık; fakat peşin hükümleri parçalayamadık. Özentisiz sade hayatı tercih unutuldu. Daha çok boş zamanımız var ama lâyıkı veçhile değerlendirmiyoruz. Ay’a, yıldızlara gitmeyi başardık; fakat apartman komşumuza erişmeyi başaramadık. Havayı temizleyecek aletleri geliştirdik; fakat ruh kirliliğini temizlemeyi beceremiyoruz. Daha çok kazanıyoruz; ama ‘infak ahlakı’ndan habersiziz. Hayatı iyi yaşamayı öğrendik; fakat iyi bir hayat yaşamayı öğrenemedik. Gelirimiz yükseliyor; fakat ahlakımız alçalıyor. Her geçen gün yeni yeni ilaçlar keşfediyoruz; fakat sağlıklı insan sayımız her geçen gün daha da azalıyor. Daha çok ilaç tüketiyoruz, daha çok hastane açıyoruz; fakat daha çok hasta oluyoruz. Evlerimiz büyüyor; fakat ailelerimiz küçülüyor. Her türlü imkânları insanlığın emrinde kullanmamız gerekirken biz onların emrine giriyoruz. Dünya ve dünyanın nimetlerinin geçici olduğunu, ebedî hayat yolculuğuna çıktığımızı, hiçbir ideolojinin, ebedî, sonsuz olamayacağını da unutuyoruz/unutturuluyoruz.   

   Öğretmenlik, ibadet aşkı ile yapılan, öğrencilere kendi çocukları gibi değer veren bir meslektir. Öğretmenler; sevgi/saygı elçileridir. Sınıfta yaşama sevinci, toplumda huzur, ülkede barış, meslektaşları arasında samimiyetin sembolüdür öğretmen. Her şifa bulan hastada öğretmenden bir moral izi, her yeni buluşta göz nuru, tüten bacada, yükselen fabrikada, çözülen formülde, memleket millet faydasına verilen her hizmette alın teri, milli birlik ve beraberlik harcında çimentosu vardır öğretmenin. Eğitimdeki birinci meselemiz bu görevin aşkla, şevkle, heyecanla sürdürülebilmesidir. Yahya Kemal’in “Bu dil, ağzında annemin ak sütüdür” dediği güzel Türkçemiz üzerine titreyen, öğrencilerine kütüphane sevgisini, ilim zihniyetini, bu milletin hizmetinde koşma aşkını aşılayandır öğretmen. ‘Milletin mayası kan değil, dindir.’ Sözünü unutmayandır.

   Öğretmen “Eline, beline, diline, aşına, eşine, işine, özüne, sözüne, gözüne sahip olan”dır. Öğretmenlerimiz vesilesiyle göklere bulutlar gibi yükselir, yere rahmet olarak düşeriz. Her kahramanlık destanı, öğretmenimizin dudakları ile yüreği arasında yetiştirdiği nesiller tarafından yazılmıştır.

   Bizim aydınlarımız kadar az okuyan bir aydın kesimi hiçbir ülkede yoktur. Aydınlarımızın okudukları kitapları sıralasanız, hepsi tarafından okunan beş-on müşterek kitap ismi bulamazsınız. Okuyan, düşünen, okumayı, düşünmeyi hayatının bir parçası haline getirmiş üniversiteli yok maalesef! Devlet 16-18 yıl tahsil yaptırttığı üniversite mezunlarına (her sene 10 kitap okutsa) 160 “ortak kitap” eder. Mâzi-hal-istikbal köprüsünün temeli, Osmanlıca ile kendi kültürümüzle atılır. Bu temelin harcı öğretmendir. Evlatlarımız öğretmen oluyorlar, profesör oluyorlar! Bizim gençlerimiz, hakikat sevgisine, okuma-düşünme-araştırma sevgisine ve bunların temeli olan bilgileri ve hasletleri kazandırma şuuruna yönelmedikçe; manevi, milli, fikri, iktisadi meselelerimizin gerçek aydınlarını gerçek sahiplerini çoğaltmamız mümkün değildir. Dine ve dünyaya ait ihtiyaçların çocuğa aktarılması öğretmenin de içinde bulunduğu bir dizi görev ihtiva etmektedir. Günlük hayattan dini vecibelere kadar öğretilmesi gerektiğine inandığımız ne varsa o aslında bir tür eğitim konusudur. Eğitimin ilk aşaması öğretmektir, öğreten de öğretmendir.  Öğretmen, bulunduğu yerin şeklini alan kişi değil, bulunduğu yere şeklini veren şahsiyettir.

   Anne babaların, öğretmenlerin çocuklarını insanî ve imanî değerler üzerine yetiştirmekle mükellef oldukları halde onların üzerinde ‘eğitim’ seviyesinde bir himmet göstermeden öğretmekle yetinmeleri sorumluluktan kaçmak, yeterli gayreti gösterememek şeklinde izah edilebilir. Eğitime yabancı bir millet değiliz. Kitabımız okuma emri ile başlıyor. Okumayı, okutmayı ibadet sayan bir dinimiz, şehirler gibi kütüphaneler kurmuş bir geçmişimiz var. Bir süre duraklamış olmamız bizi, öndekilerin gerisinde göstermeye sebep olmuş olabilir. Aradaki mesafe kapatılamaz bir mesafe değildir. 

   Öğretmen olarak şartlarımızın zorluğunu, vakit darlığını, çevre kötülüğünü engel olarak gösterip mazeretlere sığınamayız. Öğretmenlik, fakülte bitirmek, KPSS imtihanı kazanmaktan ibaret olursa, sadece okul bitirip imtihanları kazanarak bu mesleğe giriliyorsa baştan sona eksik yetişiyor/yetiştiriliyor. Öğretmenler, millî manevi değerlerle yetişmez, memleket, millet, ümmet meselesi düşünmez, idealistlik tarafları da yoksa sonuç hüsrandır. Öğretmenliği, sadece mesai saatleri içerisinde, belli mekanlarda tipik bir devlet memurluğundan başka bir şey yapmazlar/yapamazlar. ‘Küreselleşme’ adına aidiyetimizi kaybedip mukaddeslerimizden habersiz yetişip/yetiştirirsek, yeni nesil de onları yetiştirenler de sadece kariyeri, diplomayı, maaşı, geçimi, lüks ve rehavet içinde yaşamayı düşünürler. Öğretmenlik, yeni kutsallar bulup onu yaşatma fikrinden ibaret bir meslek olarak görülürse gelecek nesil nasıl yetişecek, kim yetiştirecek? Halbuki bu iş, her hal ve şartta her yerde yapılan bir gönüllü faaliyettir. Bu hususta önderlik yapan izini süreceğimiz, yaşayışını (sünnetini) çağa taşıyacağımız, tavsiyelerini uygulayıp yasaklarından kaçınacağımız Peygamber Efendimiz aleyhisselamdır. İnsan eğitmenin en mükemmel örneklerini bize bırakan Peygamber Efendimizin mirasına da sahibiz. Bu miras, hem bize hem ondan mahrum olan bizim dışımızdakilere, eğitim adına çok şey kazandıracaktır. Resulüllah Efendimizin şu sözleri bize ışık tutmalıdır: ‘Üç şey insanı helak eder; teslim olunan hırslı bir cimrilik, peşinden gidilen arzular ve bir görüşü olanın sadece kendi görüşünü beğenmesi.’  “Toplumun iyi veya kötü yöne gitmesi, öğretmen ve idarecilerle olur. Gidişat bu iki zümreye bağlıdır. İyilerse toplum da iyi, kötülerse toplum da kötüdür. Siz nasılsanız, öyle idare olunursunuz.” Bu sözleri de unutmayalım!

   Sistem mi bizi dönüştürecek, biz mi sistemi dönüştüreceğiz? Dünya mı bizi dönüştürecek ve kendine benzetecek; yoksa biz mi dünyayı dönüştürüp hakikatin rengine boyayacak, daha âdil, daha sulh/sükun/huzur içinde daha kardeşâne bir dünyayı nasıl inşa edebileceğimiz meselesi üzerinde kafa yoracağız? Aslî işimiz, dönüşmek değil, en azından her türlü dönüştürme biçimlerine karşı direnmek, dimdik durmaktır. Bu ve benzeri soruları sorup cevabî hizmetlerimiz, öğretmenlik vazifesinin ifasıdır.

 

YORUM YAZ