Müslümanlıkta, din ve dünya ayrılığı yoktur!

29 Ekim 2017 Pazar

İslam, hayatı bütünüyle içine alıyor; dünya ve ahirete, ruh ve cesede fert ve cemiyete aynı önemi veriyor, sıratı müstakimi gösteriyor. O yollar arasında bir yol değil, tek yoldur. Onun esaslarını getiren zatta rehberlerden bir rehber değil gerçek ve tek bir rehber Peygamberimiz aleyhisselamdır. Kâinatın-hayatın, ruhu Kur’an’dır, Kur’an’a imandır. Hakikat adına ne kadar doğruluk, güzellik, iyilik tezahürleri varsa, hepsinin aslı ve özü Kur’an’dadır.

İslam, hayatın uzağında veya dışında birtakım dar alan alışkanlıklarıyla veya merasimleriyle yaşanabilecek bir din değildir. Her şey, varlık iddiası altında yok’laşıyor! Dert, dünyanın derdidir. Şu farkla ki, derdin bizdeki manzarası, “taklit” tavrı dolayısıyla çok daha vahimdir. Ailemi, geçimimi, maddi- manevi sıhhat dengemi mahrumiyetlere uğratıcı baskılar ve müdahaleler varsa,  rızkımı helal yönden (inancıma göre) sağlamamın önüne engel konuluyorsa, çoluk çocuğumun ihtiyaçlarının karşılaması zorlaştırılıyorsa; bütün bunlar İslâm’ı yaşamamın engellenmesi kapsamına girer.

Kur’an-ı Kerim’e dikkatle bakılırsa her peygamberin toplumsal bir probleme, sapkınlığa, erozyona ve istismara karşı başkaldırdığını görebilirsiniz. Peygamberler ‘yaygın ahlaksızlığın’ her türlüsüyle mücadele etmişlerdir. Günümüzün aktüalitesi bizi peşinden sürüklememeli. Peygamberlerin daveti, irşadı verdiği mücadeleleri vahyin ışığında değerlendirdiğimizde âyetler bugün nazil olmuş gibi tazeliğini koruyup yolumuzu aydınlatıp bizleri ibret almaya, helak olan kavimlerin düştüğü hata, isyan ve tuğyana düşmemeye çağırıyor. Hele son zamanlarda gazetelerin tam sayfa reklam aldıkları yüksek binalara aşırı rağbeti görünce ister istemez Ad ve Semud kavimlerini Hz. Hud ve Hz. Salih Peygamberleri hatırlamamız gerekiyor. Allah’ın kendilerine bahşettiği zenginliğin kendilerinden kaynaklandığı yanılgısına düşerek, zenginliğin ve kimseye muhtaç olmamanın verdiği duyguyla büyüklük ve kendini beğenmişlik hastalığına tutuldular. İnananları kendileri kadar zengin olmadıkları için küçümsüyor, onlarla dalga geçiyorlardı. Sanatlarına, kuvvetlerine, evlerinin ve kalelerinin sağlamlığına güveniyor, kendilerini azap ve yok olmaktan korur zannediyorlardı. Zorbalıkla, terör ve azgınlıkla geçiniyorlardı. Refahın verdiği şımarıklık ve dünyevileşmeye karşı kendilerini uyaran Hz. Hud’u yalanlıyor, söylenenlere kulak asmıyorlardı. Ad kavminin hikayesi, cenneti dünyada arayan zavallıların acıklı hikayesidir.

Hz. Muhammed aleyhisselama inanan ilk Müslümanlar topluluğu, insanlığı gölgesi ve idaresi altında mesut etmeye, ilerletmeye dosdoğru yolu takip edip dünyayı imar ederek yeryüzünün bereketini artırmaya muktedirdi. Bu topluluk, insanlığı iyiliği için en hayırlı en çok çalışan kimselerdi. Onlar hayata ‘ele geçmeyecek bir zevk ve safa’ nazarıyla da bakmıyorlardı. Hiçbir saatlerini boş geçirmiyor ve hayatın nimetlerinden asla çekinmiyorlardı. Ayrıca dünyayı insanın kurtulması gerekli bir işkence ve azap yeri saymadıkları gibi dünyayı ahiretin tarlası olarak görüyorlardı Peygamberimizin izini sürenler, dünya hayatını Allah’ın bir nimeti, her türlü hayrın temeli ve sebebi olarak kabul ediyorlardı. Müslümanlar, dine hizmeti, dünyevi kurum ve kuruluşların vücuda getirilmesinde canlandırıyor, ahireti müminlere ait mutluluğunu dünyada da yaşamak ve yaşatmak için çalışıyorlardı. ‘Ahireti düşünüyorum’ diye dünyayı ihmal etmiyorlardı. Öte yandan, dünyayı ellerinde görmek istiyorlardı, fakat onun kalplerine girmesine razı olmuyorlardı. Allah’ın rızasını kazanma yeri, Salih amellerin yapılacağı yerdi dünya!

Bu dengeli görüş ve yaşayış biçimi giderek değişti. Ya dünya lehine ya da ahiret lehine aşırı telakki ve uygulamalar, Müslümanların günlük hayatına nüfuz etti. Müslüman toplumlar bu denge dışı görüş ve yaşayışlar yüzünden ciddi sarsıntılar geçirdi. 

‘Zamana uyma’ propagandaları yanında, Müslümanları İslam dışı hayat tarzına zorlayıcı bir hayatla, inandığı gibi yaşama yerine, yaşadığı gibi inanma yerleştirildi. Ekonomiyi insana tâbi kılmayan, insan ekonomi için değil, ekonomi insan için düşüncesi kaybedildi.Dertlere boğduğu insanı düşünemez hale getirdi. Sosyal hayatın bütün kesimlerine ahlâkı/dürüstlüğü hâkim kılma bugünün en önemli meselesidir. 

Refahın verdiği şımarıklık sonucu o kavim, Hûd peygamberi dinlemedi ve helake uğradı. Maddi refah ve imkanların şımarttığı bu kavim, dünya nimetlerinden istifade adına her türlü gayreti ortaya koyuyordu. Onlar dünyevi rahatları için her türlü vesileyi meşru görüyordu. Ahlaki değerlerini kaybetmiş bu kavmin bireyleri, kendi rahatları için fakirleri köle gibi çalıştırmaktan ve onlara zulmetmekten çekinmiyorlardı. Her türlü ‘sosyal dengesizlik’ topluma hâkim olmuştu. Mutlu ve putlu bir azınlık yüksek binalarda, havuzlu evlerde, bağlar-bahçeler içinde yaşarken fakir ve zayıflar eziliyordu. Ad kavminin bina yapmak maksadıyla dağları oymaları, saraylar inşa etmeleri, muhkem şekilde yükseltmeleri hususunda o kadar ileri gitmişlerdi ki o kavmin zihinlerinde bu binaların onları ölüme, hava tesirlerine (âfetlere) karşı koruyacağı düşüncesi yerleşmişti. Hz. Hud azap gelene kadar kavmini binalar konusunda ikaz etmişti. “Sizler ne kadar güçlü ve zengin olduğunuz görünsün diye yüksek yerlere koca binalar kondurarak devamlı yaşayacağınızı mı zannediyorsunuz? Elinize her fırsat geçirdiğinizde, hukuka tecavüz edip zorbalık mı yapacaksınız?” (26 Şuara 128-130) Dünyanın debdebe ve ihtişamına aldanan bu insanlar yaptıkları yüksek binalarla övünürken, alçalan değerlerin insanlığı ne hale getirdiğini düşünemez halde idiler. Ad kavmi, şiddetli ve dehşetli rüzgârla helak oldu. Güçleri, kuvvetleri ve sahip olmakla övünüp durdukları sağlam ve yüksek binaların, evlerin, evlatların onlara bir faydası olmamıştı. Alın terinin, göz nurunun önemi azalırken, birdenbire gayrimeşru yollardan başarıya ulaşma özendirildi. Alın teri ve çalışma enayilik sayılmaya başladı. Bu bir yozlaşmadır; Toplumu ayakta tutan manevî değerler kaybedildi. Etiket, kariyer ve diploma için okunur hale getirildi. Çabuk tarafından köşeyi dönme ideal haline geldi. Ahlâk dokuları çürüyor. Lüks tüketim artıyor. Hâkimiyet rantını ellerinde tutanlar bunu ezici, imrendirici, güdücü bir kuvvet olarak kullanıyor. Aynı durumda olmayanlar, eğiliyor küçülüyor… İnsan kendine, dostlarına, öz değerlerine yabancılaşıyor

Fesad ve azgınlığa karşı Hz. Salih’in verdiği mücadele anlatılır Kur’an’da. Serveti Allah’a yakınlığın ölçüsü olarak, yoksulluğu da Allah’a uzaklığın ölçüsü olarak gören bir zihniyetle mücadele etti Kutsalı yok eden veya yok sayan bir yapı. Bu yapıdaki insan, aslında kendisini, kendi ruhunu öldürdüğünü de fark etmedi. Bazen, maddi farklılık (onun da dış görünüşü) dikkate alınarak “Müslümanlar güçlendi” deniliyor. Müslümanlar güçlendi de (yaşanan) İslam güçlendi mi? İslam her ortamda yaşanır. Kanaatin, sabrın, şükrün kalmadığı, mütevazılığın, sade hayatın unutulduğu, hayru hasenatın gündemden düştüğü, hırsın, ihtirasın, menfaatin altında ezilen bir ‘insanlık trajedisi’nin yaşandığı bir toplumla iç içeyiz bugün. Küstahlığın zirvesine ulaşmış bir refah toplumunda ahlaka davet, makul görülmez. Bunu yapanlar, küçültücü sıfatlarla marjinalleştirilir. Böylece ‘ahlaka davet’ boğulmaya çalışılır, ahlaksızlar rahat eder. Bu ikazı ve daveti yapanlar, lüks ve israf içinde, konfor ve refaha gömülmüşlerin huzurunu bozar, rahatlarını kaçırırlar. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle! Peygamberimiz de bugünleri görürcesine “Dikkat ediniz, gün gelecek insanlar yüksek bina yapmakta birbiriyle yarış edecekler.” Kıyamet alametleri sorulduğunda da: “Binalar yükselip heva-i hevese uyulduğunda, binalar ve zinalar çoğaldığında…” buyurmuşlar. Kıyamet hesabı yapıp ölümden kaçmaya çalışanlar, dünyevileşme hastalığına bulaşan muhafazakâr ve dindarlarımız; önce Kur’an-ı Kerim’de ilgili âyetleri tefekkür ve tezekkür ederek okumalar yapmalı, ‘Peygamberler Tarihi’ ile ‘Toplumların helak sebebi’ düşünceleri ihmal edilmemeli.

 

  • GERÇEKCİ OLMAK ZORUNDAYIZ YOKSA ........GERÇEKCİ OLMAK ZORUNDAYIZ YOKSA ........26 gün önce
    Allah razı olsun hocam. Durmak yok dosdoğru yola tebliğ yaparak devam. Gerçekler acıdır. Acı da olsa söylemeye uyarmaya ölene dek devam. Yönetenler başta olmak üzere çok güzel uyarı içeren bir yazı olmuş. Hep bildiğimiz ama bilmezmiş gibi davranarak kendimizi aldatmaya ve kandırmaya devam ederek, duymak istemiyor,görmek istemiyor,yapmak istemiyoruz. Çünkü dini dosdoğru yaşamak kolay değil. Dini kendimize uydurmak daha çok işimize geliyor. NE OLDUM DEMEMELİ, NE OLACAĞIM DEMELİ. Ateşle barut bir yerde durmaz. Ama o kadar bozulmuşuz ki ateşle barutu bile bir arada tutuyor, ayakları yapıyoruz. Arkasından gelsin felaketler. Gemi su almaya devam ediyor. Gemi batarsa herkes zarar görür. Ebu Hureyre (r.a)'tan rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v.), bir ekin yığınına uğramıştı. Elini onun içerisine daldırdı. Parmaklarına ıslaklık dokundu. Bunun üzerine: “Ey ekin sahibi! Bu ne?” diye sordu. Ekin sahibi: “Ey Allah'ın resulü! Ona yağmur isabet etti” dedi. Resulullah (s.a.v.): “O ıslak kısmı insanlar görsün diye ekinin üstüne koysaydın ya! ALDA­TAN BENDEN DEĞİLDİR” buyurdu. (Tirmizî, Büyü' 74, 1315; Ebu Dâvud, İcâre 50, 3452; İbn Mâcc, Ticârât 36, 2224; İbn Hibbân, Sahih, 4905.) Allah her şeyi görüyor, bilir, uyarıyı da yaptı.Sevgili Peygamberimiz(sav) ile de nasıl yaşamamız gerektiğini örnek ile gösterdi. Artık ne ekersek ahirette onu alacağız. Ne ekersek onu biçeriz. Allah hepimizi hidayetten ayırmasın. Allah korkusuyla dosdoğru yaşayanlardan Allah razı olsun. Ameller niyetlere göredir. Kendimizi kandırmaya devam edersek sonumuz hüsrandır. Her koyun kendi bacağından asılır. Allah yar ve yardımcımız olsun.