THY- Euroleague

Müslüman neredesin?

23 Aralık 2017 Cumartesi

Bir türlü milletin içine, ruhuna, yüreğine, o güzelim samimiyet dünyasına yakın durmayı beceremediler, içlerine sindiremediler. Tanımak, anlamak istemediler. Milleti gücendirmek hayır getirmez. Daha olgun, daha sakin, daha vakur; “millete muhalefet etme” alışkanlığından tamamen uzak, barışçı, kaynaştırıcı tutumlara ve yorumlara ihtiyacımız var! Âyet ve hadisten uzak yaşamayı tercih etmek, İslâm’ı hayat tarzının dışına çekmek, vicdanlara hapsetmek. Hedefleri bu. Dinimizi, felsefe, tartışılan konu, hümanizme giden insancıllık olarak görüp tasavvuf büyüklerini de düşüncelerine âlet edip orada kullanmak. 

Bu kullanmayı nasıl anlarız? Bunun tek yolu var: Peygamber Efendimizin tebliğine dayanarak tahmin edebiliriz. O velilerin ve diğerlerinin sözlerinden, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif ile doğrudan ilgili olan atıfları çıkarsak, tebliği de bir tarafa bıraksak, gerideki sözlerden “kalıcılık” elde etmek imkanı bulunamaz. Herkes bir türlü yorumlar, sonra da ana görüşüne monte eder; istikamet vericilik ortadan kalkar. Mesela sevgiden, doğruluktan, yumuşaklıktan, merhametten, hoşgörüden, yardımseverlikten bahsetmişlerdir. Bunlardan yüzlerce insan ve düşünür de bahsetmiştir. Hepsi de, yeri gelince söylenip geçilen sözler olmaktan ileri gidememiş, birbirine zıt cereyanları savunanlar tarafından uygun bulundukça kullanılmış, bir denge ve saadet çığırının açılmasına medar olucu bütünlükler ortaya koyamamışlardır. Farklılığı belirleyen; Tebliğ Çerçevesi’dir, Tebliğ Ölçüleri’dir. Kalıcılık oradan gelir. 

İslam son Hak dindir, mükemmeldir, bütün zamanlara ve mekânlara hitap edicidir. İrtibatlı olunması gereken Kur’an’ı Kerim’dir, sünnettir, hadis-i şeriflerdir. Onları anlatan birinci derecedeki ilmi eserlerdir. Yorumlar sonra gelir. Fikri yorum sonra gelir, tasavvufi yorumlar daha sonra gelir. İlmi şuur ve disiplin, yorumların sıhhat şartını oluşturan bir teminattır. İlim olmayınca, tasavvuf ve tefekkür alakaları, yolu tıkanmış (kesilmiş) durgun bir nehire döner. Bulanıklaşır, bozulur, sağa sola taşan kısımları ayrı mecralara yönelir. Mecrayı nehrin akışına engel gören, uçurtmanın ipini yükselmesine, havanın mukavemetini kuşun kanadına, yerçekimini yürümeye engel gören “şuursuz “özgürlükçüler” bunu anlayamıyorlar. Yorumu aslından ayırmamışsanız, o yorum yeni yorumlarla devam eder. Sıhhatini, bereketini koruyarak asıl ile yorumu ayırarak kavramları yerli yerine koymalıyız. Hiçbir toplumun tarihsel ve geleneksel pratikleri “İslam’ın evrensel hayat tarzı” adıyla dine dahil edilemez. Kötülerin hayat tarzıyla iyi olunamaz. Rasulullah Efendimiz, Kur’an-ı Kerim’i hem tebliğ etmiş, hem de tefsir etmiştir. “Tefsir” mefhumunun sonraki kullanımı, haddizatında mecazidir. Yapılmış Tefsir’in izahı demektir. Yorum ise, izahın da izahıdır. Sahabe, mahfuziyetin teminat halkasıdır. “Veda Haccı”nda yüz bini aşkın sayıda mümin vardı. “Rahmet” olarak tavsif edilen cüzi rivayet farklılıkları teferruat ile ilgilidir ve bütünün iyi kavranılıp yaşanmasını sağlayan tecellilerle doludur. İslam’ın etkisi, hayat tarzı oluşturma gücünden kaynaklanır. Mümininden her hal ve şartta kendine uygun bir tarzda inşa edilmiş hayat talep eder. İslamî hayat tarzı ve o güzelim kaynakları dışında kafalarına göre yorumlar yaparak zaman zaman fikir(!) beyan edenler önce konuştukları sözlerin dayandığı kavramları öğrensinler. “Prof” payeli “bu kadar cehalet tahsilin işi” dedirten kişiler hiç olmazsa hangi mülahaza ile olursa olsun bu milletin yakasından düşsünler ve fitneye sebebiyet olabilecek açıklamalardan uzak dursunlar. Tabii biraz insaf, biraz vicdan, biraz memleket/millet/ümmet sevgisinin kırıntısı olsun kalmışsa…

Düşüneceksek ki aledderecat hepimiz düşünmekle mükellefiz, buna dayanarak ve bu asliyetin sonsuza uzanan yolunda düşüneceğiz. Düşünce kaçakları ise, hep asliyeti, uyulması gereken vahye dayanan ölçüyü engel olarak görmüşlerdir. Açıktan reddetmemişler, ama bağlılığın ilmi icaplarına riayet göstermemişler, tecrit olunmuş yorumlarla yolu belirleyen ölçüleri, aşmaya çalışmışlardır. Olağanüstülükler arayacak, yanlışa giden istikamet sapmalarına giden tüneller açmaya çalışacak! Ortalığı karıştıracak! Ne adına  “inanç adına” yahut “mezheb”i adına. İfrat ve tefrit dalgalanmalarıyla hidâyet değil, dalalet alanları oluşturacak! İmam-ı Rabbani Hazretleri “âlemin bildiği bize yeter, fevkaladelikler aramayınız” diye boşuna mı buyurmuş? Bir yanlışı işaretlerken, hemen bir başka yanlışın tehlikesine dikkat çekme ihtiyacıyla karşılaşıyoruz. Öyle bir kaygan zemin oluşturulmuştur ki, bir çukurdan kaçınma hamlesi yaparken diğerine düşebilirsiniz. Kaygan zeminde istikametli yürümek ne kadar zor. Ölçüleri terk etmek yahut delmeye çalışmak ne kadar kötü ise, zahirine, kabuğuna takılıp kalmak da o derece kötüdür. 

Hümanizm çerçevesinde Yunus’u, Mevlana’yı, Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaşı Veli’yi anışlar, görebildiklerimizin ekseriyeti itibariyle tekrarcılık ifade ediyor. Hep aynı şeyleri söylüyorlar. Kemalistiyle, solcusuyla Batıcısıyla. Aynı sözler, sanki başka şeyleri söylememek için tekrarlanıp duruyor. Böyle olunca da, yanlışlara kapı açıyorlar. Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaşı Veli’nin, Ahmet Yesevi’nin ruhlarını muazzep edici neticeler ortaya çıkıyor. Filitresi olmayan, sulandırılmış, karışık-kuruşuk bir din anlayışı. Vahye ve onun getirdiklerine değil de dini kendine uyduran bir din anlayışı. Hümanistlikti, evrensellikti, ‘halklar’dı, cem evleriydi, sema gösterileriydi, ‘ibadetsiz din’, folklorik din anlayışıydı vs. Bunlar bitti, tükendi. Tıpkı sizin bitip tükendiğiniz gibi. Kötü ve yanlış örnekler yüzünden kavramlar da karıştı. ‘Üsveyi hasene’ unutuldu/unutturuldu. 

Nerede İmam-ı Rabbaniler, Gazaliler, Hasan Basri’ler, Cüneydi Bağdadi’ler, Geylaniler… Onların açtıkları ufuklar, daralan, kararan gönüllerimizi aydınlatan ışıkları. Nerede “Sünneti çağa taşımak” için gösterilen gayretler… Dinin sabiteleri ile değişkenleri vurgusu. Nerede kitaba uymak ile kitabına uydurmak farkının izahı. Nerede dinin özünü-ruhunu kavramış, kabuğunda kalıp öze inemeyenlere gerekli ikaz ve irşâdı yapanlar. Hassasiyetimizi paylaşıp, işin ruhunu kaybetmiş Müslümanların haline gözyaşı döken dikkat ve rikkat sahipleri? Nerede “Tevbemiz, tevbeye muhtaç!” diyebilen gönül dostları. Kendi günahlarını düşünmekten başkalarının günah ve kusurunu göremez hâle gelen Müslüman nerede? Günahkârın, isyankârın elinden tutan Müslüman nerede? ‘Dünyevileşme’ hastalığına bulaşmamış sade hayatı tercih eden paylaşan, dertleşen, şefkat-merhamet timsali “örnek insan” olma gayreti içinde derdi, sancısı olan mekaniklikten kurtulan Müslüman! Neredesin? 

Yoğun tartışma ortamlarında, geniş kitlelerin yüreğine zerk edilmek istenen şüphe bulutlarını dağıtmak için bir gayretimiz olmalı. Tebliğ/emri bil maruf nehyi anil münker; bizim gündelik hayatımıza girmeli. “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanıyorsanız mutlaka üstünsünüz” âyeti, yüreklerimizde bir inşirah, bir sürurdur. Rabbimiz var. Neden mahrumuz! İmanımız en güzel imkanımız değil mi? Bu kafa ve gönül karıştırıcılarına malzeme olmayalım artık. Dünyada İslam’ın asliyetine dayanmayan hiçbir müspet yeniliğin ve değişikliğin doğması mümkün değil artık. İslâm düşmanlığı üzerine kurulmuş Batı’nın verebileceği her şey bitti. Dünya İslam’a muhtaç iken, dünya bizi beklerken biz kimi ve neyi bekliyoruz? 

 

YORUM YAZ