Mümin Kimliğimizin Gereği

30 Eylül 2017 Cumartesi

En son terör örgütü (FETÖ) olarak kayıtlara geçen Gülen Cemaati diğer cemaatlere de şüpheyle bakılmasına sebep olmuştur. FETÖ sadece kendini değil bütün İslami cemaatleri töhmet altında bırakmış, bu haliyle ümmete zarar vermiştir. Cemaatlerin ve tarikatların devlet eliyle yasaklanması arzu edilir hale gelmiş/getirilmiştir.

Cemaatler özü itibariyle sahih İslam’ın öğretilmesi ve yaşanmasında önemli bir fonksiyon icra etmektedirler. Problem cemaatlerin varlığı değildir. Problem bugün birçok cemaatte var olan bazı itikadi ve ameli sapmalardan kaynaklanmaktadır. Ehli sünnet çizgisinde olmayan ve kendini cemaat veya tarikat olarak gören topluluklar bu yazının konusu dışındadırlar.

‘Biz ehli sünnet çizgisinde sahih İslam’ı öğretiyoruz’ diyen cemaatler, kendi yaptıklarını, Allah ve Rasulü’nün ölçülerine arz etmelidirler. Bütün maddi/manevi hastalıkların temelinde sahih İslam’ın öğretilmemesi yatmaktadır. 

Peygamber hayatı, bir kalıp, bir şablon değil, bir numune, emsal, örnek, model olarak ele alınıp değerlendirilmelidir. Cemaate göre din değil, dine göre cemaate dikkat edilmelidir. 

Tarikat ya da cemaat liderleri kendi büyüklüğünü kabullendirmek için aslında kendilerinde bulunmayan maneviyat ve kutsallıklara, keramet ve menkıbelere de sığınabilirler. Son yaşanan olaylar da sonuçtur. Beyin yıkamanın hipnotize olmuş, düşünce/fikir melekelerini kaybeder hale getirilmiş insanlarımızın vaziyeti ibretliktir. ‘Olanların olmaması için neler yapılmalı?’ sorusunu sorup cevabî faaliyetlerde bulunmalıdır. Tek hakikat olarak kendi liderlerinden öğrendiklerini bilen kapalı cemaat mensupları bireysel kabiliyetlerini geliştiremezler. Öğrendikleri/ezberledikleri/ezberletildikleri de ‘mutlak itaat’tır. Buna en güzel cevap da Peygamberimiz döneminde yaşanan şu hadisedir.

Peygamberimiz bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe’yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girmelerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı “Komutana (ülü’l-emre) itaat edilir” diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise “bu itaatin, buyruğun meşrû olmasına bağlı bulunduğunu” düşünerek onları engelliyorlar, “Biz ateşten kaçarak Peygamber’e katıldık” diyorlardı. Bu çekişme devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûlullah’a arzettiler. “Ateşe girseydiler kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşrû emre olur” buyurdu.

Günümüzdeki tarikatlar ya da cemaatler İslam’ın cemaat olma ve birleştirme özelliğini sağlamıyorlar, aksine bölüyor, dışlıyor ve ötekileştiriyorlar. Kendi grubunu, kendi cemaatini en üstün görme hastalığı, ‘ehli sünnet’e uyulup uyulmadığı, âyet ve hadislerle amel edilip edilmediği, Peygamberimizin Sünnetinin yaşanıp yaşanmadığı, tasavvufa/tarikata bağlı olanların ölçüyü kaçırıp kaçırmadığı gibi hususlar kaale alınmadan yanlışlar düzeltilemez. 

Tasavvuf, Allah’a daveti, ibadette ihsanı, muamelatta zühd ve takvayı esas alan, ilimden kopmayan, ayet ve hadisleri hayat tarzı olarak gören, İslam’ı neşe ve sürur içinde yaşamadır.

Tasavvuf, mahviyet-ubudiyet-tevazu- sabır ve muhabbet yoludur. İslam’ı kendi nasibince en iyi yaşama tarzıdır. Asliyet dışında kemâlat yoktur. Aslî ölçüler şahsa göre değişmez. Tasavvufun, kendisi gâye değildir; gâyeye varmanın vâsıtasıdır. Tasavvuf’a girmeden önce ilim lazımdır. İtikadi bilgiler, fıkhi bilgiler, umumi tasavvuf bilgileri. Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre itikadi esaslar öğrenilecek, fıkıh kitaplarından farz-vacip-haram-helal-sünnet-mekruh öğrenilecek sonra tasavvufa sıra gelecek. Bunlar unutulmamalıdır.

   Her bir cemaat Kur’an-ı Kerim’in mealini, ilmihal ve benzeri kitapları bile kendi cemaatlerinden olmayan yazarlardan okumuyor. Oysa kendilerininkini yazanlar bazen âlim bile olmayabiliyor. Onların hepsini doğru, diğerlerinin hepsini yanlış sanıyor. Gerçek olanı arama refleksleri bulunmuyor. Belli bir kitap belli bir grubun yegâne kitabı haline getirilince, Kur’an-ı Kerim gölgede kalıyor.

Yaşadığımıza inanma/inandırma konumuna getirilmeye çalışılmaktadır. Mukavemet (direnme) gücümüz zayıfladıkça bizi biz yapan farklılıklar da ortadan kalkmakta, ‘globalleşme/küreselleşme’ adı altında, ‘dünya küçük bir köy haline getiriliyor, artık entegre olma zamanı’ gibi sözlerle de ‘Mü’min Şahsiyeti’ kaybolmakta bundan da bir rahatsızlık duyulmamaktadır. Bu halde iken;

Mektep, mezhep, meşrep, tarikat ve cemaatler globalleşme erozyonuna karşı duran ağaçlar ve ormanlar olmalıdır. Ev yanarken, canhıraş feryatlar yükselirken, tartışma yapma günü müdür? İçimizdeki ‘tefrika canavarı’nı bir müddet de olsa durdurma zamanıdır! Allah ve Rasulünün gösterdiği yolda yürüme zamanıdır. Haddi aşmama, Allah ve Rasulü’ne dâvet zamanıdır. Hâlâ Peygamberden haber alanlar, rüyada kendisine talimat verildiğini söyleyebilenler, liderlerinin ‘Divanı Salihin’de peygamberimizle istişare ettiğini, emirlerini kendiliğinden vermediği iddiasında bulunanlar! Kendinize dönme, âcizliğinizi, zavallılığınızı kabullenme, haddinizi/hududunuzu bilme zamanıdır.

Bu işler bu kadar kolay oluyordu da Hz. Ömer, Kur’an’ın toplanması gibi en hayati konuda aylarca neden başını çatlatırcasına düşündü, istişare üstüne istişare etti? Hz. Aişe, sonunda pişman olacağı Cemel vak’asına girmeden yıllarca aynı yastığa baş koyduğu Peygamber Efendimizle istişare edemez miydi? Yoksa Hz. Aişe, Hz. Ömer, Hz. Ali hocanızın, liderinizin derecesine çıkamadı mı? Bi’ri Maune hadisesinde Peygamberimizin gözbebeği eshab-ı suffeden yetmiş sahabe katledildi, Allah bildirmediği için Peygamberimizin onlara kurulan tuzaktan haberi olmadı. Keza Reci’ olayında da on sahabe tuzak kurularak şehid edildi. (Bir sürü örnek gösterilebilir.) Peygamber Efendimizin bütün duaları bizim için çok mühimdir. Ancak içinde bulunduğumuz şartlarda herhalde öncelik verebileceğimiz şu dua: ‘Ya Rabbi! Hakkı hak olarak göster hakka tabi kıl, bâtılı bâtıl olarak göster bâtıldan içtinab ettir.’ Daha da önem arz ediyor. İbretle ve dehşetle seyrettiğimiz bir tablo görüyoruz. Kur’an ve Sünnet yahut ayet ve hadis temelli bir eğitim verilmeden tamamen ‘Cemaat/camia/vakıf kültürü’ ile yetişmenin ve yetinmenin ifrat ve tefrit salıncağında sallanan, istikamet tutturamayan insanımızın içler acısı hali hepimizi üzüyor.

Şer güçler de bu hali, tepe tepe kullanıyor.‘İslam’ adına ortaya çıkıldığı için, bu durum her mümini alakadar ediyor. Ayet de okusanız hadis de zikretseniz sahih kaynaklarda beyan edilen ölçüleri de hatırlatsanız ‘ölçümleri yanlış olanın ölçtükleri de yanlış’ oluyor.

Peygamberler risalet görevlerinden dolayı Allah’ın korumasıyla masumdur. Peygamberlerin dışında hangi şahıs hangi zümre böyle bir ayet koruması altındadır söyleseler de biz de öğrensek.

‘Mutlak itaat’ diye bir kavram da istismar edilir hale geldi. Kardeşim, mutlak itaat; Allah ve Rasulüne yapılır. ‘Verilen emre itaat edilir, vebali emir verene aittir’ anlayışının da ehli sünnette yeri yoktur. Allah irade-i cüziye’yi sen kullanasın diye vermedi mi? Bizler yaptığımız veya yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan bile mes’ul değil miyiz?

Sünnet; Rasulullah’ın Kur’an’ı esas alarak hayatın her alanında; inanç, ibadet, eğitim, hukuk, ekonomi vs. gibi konuları kapsayacak şekilde ortaya koyduğu bir model ve dünya görüşüdür. Diğer bir ifade ile Allah Rasulü’nün İslam’ı anlama ve hayatın her alanına tatbik etmede teorik ve pratik (sözlü veya uygulamalı) olarak ortaya koyduğu bir düşünce ve hayat tarzıdır. (Yarın devam edeceğim inşaallah…)

 

  • VefaVefa1 ay önce
    Ulülemre itaat ancak meşru şeylerde olur. Allaha isyan olan konuda, mahlukata itaat yoktur. Bu prensip cemaat ve tarikatlarda olduğu gibi, İslama hizmet iddiasıyla boy gösteren siyasi partilerin yöneticileri için de aynen geçerlidir. Dinin özünde haram olan şeyler, siyasetçiye helalmiş gibi bir din anlayışı türedi.. şunu niye şöyle yapıyor diye sorunca, "o siyasetçi" diye cevap alıyoruz.. yani Allah bir şey diyor, parti mensubu ya da yöneticisi başka bir şey diyor, fakat müslüman bunu görmezden gelebiliyor.. bu gidiş iyiye alamet değil.. buna partisini put edinmek desek acaba bir kısım kardeşleri incitmiş mi oluruz?