Mü’min kimliğimizi, Mü’min şahsiyetimizi kaybetmeyelim!

14 Ekim 2017 Cumartesi

Dünyevileşme, müminler için kanser kadar tehlikeli bir hastalıktır. ‘Dünyevileşme hastalığı’nın en önemli sebebi imanda zayıflık ve zafiyettir. Dinde laubalileşme, lakaytlık, ibadetleri geçiştirme, emir ve nehiylerde vurdumduymazlık, amelsizlik, vs. dinin, gündelik hayattan, ahlaktan, ticari ve sosyal yaşayıştan uzaklaştırılması, öneminin azaltılması, kişinin kendisini dünyanın cazibesine kaptırıp onun esiri olması. Yaşadığı hayat tarzına dini müdahale ettirmeme, tesirini ve yerini azaltma, vicdanda bırakma çağın hastalığıdır. 

Vahye ve sünnete dayalı bir hayatı, insanları bir bütün olarak ele alıp, ölçülü ve dengeli bir yaşayışı önceleyen Müslümanların heva ve hevese dayalı bir zihniyetle, refahtan şımarması, menfaat ağırlıklı bir hayatı tercih etmesi, dünyayı da yaşanmaz hale getirmektedir.

   Müslümanlar ölümü unuttular, ölümden sonra hesaba çekileceklerini, sorgulanacaklarını, yargılanacaklarını da. Dünyayı, hayatlarının ve hedeflerinin merkezine koydular. Bu durumda olan insan, Allah ile bağını kopardı ve hafıza kaybına uğradı. Bencil, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, özgürlük adı altında her arzu ve isteğini yerine getirmeye çalışan bir yapı meydana geldi. Bu anlayışta sabır-kanaat-şükür-bereket diye bir kavrama yer yoktu. Kendisi için biçilen, şekillendirilen hayat tarzı; lüks, israf ve gösteriş üzerine kuruldu. Zaruri olmayan ihtiyaçları temin etmek için her türlü değeri yok sayabilecek hale getirildi. Sonuçta ‘Dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler’ âyetinin işaret ettiği kimseler durumuna düştüler. Dinini yaşamaya çalışan insan, dış dünyanın çekiciliği ile iç dünyasının hakikatleri arasında sıkışıp kaldı. Her işe Besmele ile başladığını, manasıyla beraber unuttu. 

Mü’min kimliğimiz, Mü’min şahsiyetimiz gerek şahsi, gerek ailevi, gerek sosyal gerekse yaptığımız her işte Allah’tan ve O’nun Rasulü’nden bağımsız yaşamamaktır. Allah adıyla ve Allah adına okuyacağız; bütün varlığı, eşyayı, hayatı ve insanı... Bu okumanın anahtarı: Bismillahirrahmanirrahim idi; manası “Zatıyla rahmetin kaynağı ve işinde sınırsız merhametli olan Allah’ın adına/adıyla demektir. Hayatın bütün alanlarına “Bismillah” şifresiyle girmektir. Her işe Besmele ile başlama, Besmelenin şu anlamların hepsine birden geldiğini bilmektir. Allah’ım! Hayatın hiçbir alanını senden bağımsız görmüyorum. Allah’ım! Şu yaptığım işi senin verdiğin güç ve kuvvetle yaptığımın farkındayım. Rabbim!

Bu işlerimi/faaliyetlerimi (eylemimi) senin gözetim ve koruman altında yapmak istiyorum. Allah’ım! Bu konuda senin yardımını istiyorum. İşte bu sebeplerle sadece Kur’an’ın tüm sûrelerinin başına değil, her meşru ve maruf yapılanların bütün varlığı ve hayatı okuma girişimlerinin başına da besmele konuyordu. Bunları da unutmayacağız.

   Müslümanların imtihanı temelde üç ana eksende kendisini gösteriyor. Birincisi makam-mevki tutkusu, ikincisi mal/mülk ve servet tutkusu, üçüncüsü karşı cinsle ilişkilerde sınırları aşma tutkusu. Bu esaretlik, Müslümanların, aklını ve kalbini paramparça etti. ‘Üsve-i hasene’ iyi modellerle, örnek hayatlarla dolu bir toplum oluşturulamadı. Tüketime yönelik kâr, marka ve moda gibi kavramlar, dinin ticarileştirilmesini de beraberinde getirdi. Tüketim kültürünü ve alışkanlıklarını meşrulaştırıcı bir anlayış oluştu. Sınıf atlayan yeni bir Müslüman kesim türedi. Bu sosyal değişimle, inandığı gibi yaşayan değil, yaşadığı gibi inanan bir Müslüman tipi ortaya çıktı. Helal ve haram duyarlılıkları oldukça zayıfladı. Muhafazakâr denilen ailelerde bile çözülmeleri beraberinde getirdi. Henüz dini hassasiyetlerini kaybetmeyenler, dinini yaşama mücadelesi verip imanını kurtarma derdine düştü. Tıpkı hadiste zikredilen ‘imanı muhafaza, elde kor (ateş) taşımak gibi olacak’ hali üzere mücadele devam ediyor. Rasulullah Efendimizin gününü üçe ayırdığını, bir bölümünü kendisi ve yakınlarına, bir bölümünü insanlara, bir bölümünü de Rabbiyle münasebetlerine ayırdığını unutmayalım. Allah’a şikayet edeceği tek konu kavminin, ümmetinin Kur’an-ı Kerim’i, hayat tarzının dışında tutmasıdır. İşte (O gün) Peygamberimiz şöyle şikayet edecek: Ey Rabbim! Toplumum bu Kur’an’ı terk edilmişliğe mahkûm etti. (25 Furkan Sûresi 30. âyet) 

 Kur’an, Sünnet ve Hadisten uzak hayat, ‘önce bazı alanlarda uygulama bakımından İslam’ı terk etme, sonra bunu bir şekilde meşrulaştırma’ meydana getirdi. Müslümanlar, her türlü olumsuzluğa rağmen mazeretlere sığınmadan her hal ve şartta yaşanan bir dini olduğunu unutmadan ‘örnek müslüman’ hali içinde hareket etmeliler. Sünnetin, Kur’an’ın hayata açılımından başka bir şey olmadığını düşünerek… Biz İslâm medeniyetinin çocukları olarak yeni bir model üretmek zorundayız. O model, Peygamberimizin oluşturduğu modeldir. Yeni bir çağ açan, zulüm çağını kapayan model!  O model de Sünnettir.

Sünnet, Kur’an’ın hayata, bireye, topluma ve kamuya nasıl aktarılacağını gösteren örnektir. Peygamberimiz, yaşayan/yaşanılan Kur’an’dır. O’nun yaptıklarını bugünün şartları içerisinde yeni bir yorumla yeni bir ruhla, aynı hedefleri, aynı ilkeleri muhafaza etme kaydıyla yeniden üretmektir. Sünnet anlayışımız, sadece geçmişin bir tekrarı değil, asrımızdaki İslam toplumlarının karşılaştığı problemlerde yol gösterme, kılavuz/rehber olmasıdır. Sünnet şuuruna varmak, sadece Peygamberimizin giyim-kuşam gibi davranışlarını taklid değil, sünnetten ilham alarak Müslümanın bir dünya görüşüne sahip olduğu Rabbimizin razı ve memnun hayat tarzını ortaya koymaktır. Sünnet, Müslüman toplumun kimliğini korumak, onların beraber yaşadığı Müslüman olmayan toplumların içerisinde erimesine, kişilik zaafına düşmesine, kendi dışındakileri taklit ederek kimlik ve kişiliğini kaybettirmemektir. 

Her türlü zulümle, haksızlıkla, eşitsizlikle, baskıyla, sömürüyle, açlıkla, kıtlıkla, sosyal ve fiziki çevre problemleriyle yüz yüze gelmek ve bütün bunlara çözüm bulmaya çalışmak sünneti ihya ile veya sünneti çağa taşımakla mümkün olacaktır. Bir anlamda bu “Siz insanlar için (tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (3 Al-i İmran 110) ayetinde Müslümanlara biçilen görev ve sorumluluktur. Müslüman Kur’an’ın prensiplerini, düşünce, inanç ve davranış olarak hayata geçirdiği zaman çok büyük ölçüde Sünnet’e uymuş oluyor zaten. Sünnet; Rasulullah’ın Kur’an’ı esas alarak hayatın her alanında; inanç, ibadet, eğitim, hukuk, ekonomi vs. gibi konuları kapsayacak şekilde ortaya koyduğu bir model ve dünya görüşüdür. Diğer bir ifade ile Allah Rasulü’nün İslam’ı anlama ve hayatın her alanına tatbik etmede teorik ve pratik (sözlü veya uygulamalı) olarak ortaya koyduğu bir düşünce ve hayat tarzıdır. Peygamber hayatı, bir kalıp, bir şablon değil, bir numune, emsal, örnek, model olarak ele alınıp değerlendirilmelidir. Nitekim Ahzab Suresi 21. ayette sünnetin söz ve şeklinden ziyade; hikmet, ruh, ilke, mana ve gaye ile anlaşılması gerektiği beyan edilmiştir. Sünnet anlayışımız, sadece geçmişin bir tekrarı olmamalı, asrımızdaki İslam toplumlarının karşılaştığı problemlerde yol gösterme (kılavuz-rehber) fonksiyonu taşımalıdır. Sünnetten ilham alarak Rabbimizin razı ve memnun olduğu hayat tarzını ortaya koymaktır. Sünnet, Müslüman toplumun kimliğini korumak, onların beraber yaşadığı Müslüman olmayan toplumların içerisinde erimesine, kişilik zaafına düşmesine, kendi dışındakileri taklit ederek kişiliksizleşmesine karşı koymaktır. Evrensel dinin (İslâm’ın) ölümsüz değerlerini insanlığa sunmamız gerekiyor. Rabbimizden niyaz ve iltica ile…

“Rabbim! Bana doğru bir muhakeme yeteneği bahşet. Beni iyilerin arasına kat. Beni herkesin diriltilip kaldırılacağı o gün mahcup eyleme! Ahlaki çürümeye yol açan şu topluma karşı bana yardım et! Ey Rabbimiz! Bizi zalimlerle (Cehenneme giren kimselerle) birlikte olmaktan muhafaza buyur. Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affedip bağışla. Hak yolunda ayaklarımızı sabit kıl. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

 

  • Merkez Merkez 1 ay önce
    Ya Hocam Müslümanlar başlarını ellerinin arasına alıp tefekkür etmesi gerekiyor!Diyanette Cemeatlarda Ayet Hadis okuyor anlatıyor ama hiç düşünmüyoruz Osmanlı torunları olan bu sokaklardaki bizim kızımız, annemiz, teyzemiz, ablamız vesaire bu hale nasıl geldi nasıl bizden edep haya İman gitti bunun cevabını aramıyor evet bizi bu hale TV'ler getirdi şimdide internet ile devam ediyor bundan 30 sene önce bir Müslüman sinemaya gitse yüzüne bakmazdı kimse şimdi bakıyorum sözde hoca imam hacı amca hacı teyze geçmiş tv karşısına her türlü ahlaksız kişileri seyrediyor malesef ne diyor Efendimiz Namaz kişiyi kötülüklerden alıkoyar demek ki kılınan Namazlar kabul olmuyor velhasıl Allah'a çok dua etmemiz çok göz yaşı dökmemiz gerekiyor tabi önce kendimizin yaşaması gerekiyor.Not. Bursa'da emekli bir Müftünün evine misafir olarak gitmiştim evinde tv olmadığını ve kiracısınada tv seyretmenin doğru olmadığını illaki seyretmek istiyorsa anteni balkona veya çatıya kurmamasını söylediğini çünkü insanların Müftü efendinin evindede var diyerek mesuliyet almak istiyorum dediğini anlatmıştı yıllar önce böyle kaç Müftü hoca yada Müslüman kaldı lütfen öz eleştiri Allah'a Emanet olun