Kur’an’a adanmış bir ömür, Peygamberimizin izini süren Allah dostu (1)

16 Eylül 2017 Cumartesi

Güzeller güzeli ülkemize, içinde bulunduğumuz yüzyılda damga vurmuş Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri. Her devirde olduğu gibi çağımızda da her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç duyulmuştur böyle yüce yürekli insanlara. Hayatını, İslâm’ı insanlarla buluşturmaya adamış, Mü’minleri Allah ve Rasulünün ölçüleriyle inşa etme gayretiyle vefat etmiştir. 

   Kur’an’ın raflarda bile saklanamadığı (suç aleti olarak görüldüğü) ezanın dört duvar arası bir hücrede bile orijinal haliyle okunamadığı, iman-İslam-Kur’an demenin suç sayıldığı, cenaze yıkayacak imam bulunmadığından cenazelerin koktuğu, Kur’an’ı gizli gizli okuyanların bile jandarmalarda, karakollarda hesaba çekildiği döneme “dur” diyen kahraman… Kur’an indirildiği geceyi bin aydan daha hayırlı ve bereketli kılarsa, indiği ayı diğer aylardan üstün ay haline getirirse; Ona hizmet edeni de elbette üstün kılar. Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin büyüklüğü ve farklılığı, Allah Kelamı’nı okuma ve okutma seferberliğini gerçekleştirmesi ve Allah Rasulünün sünnetini ihya etmesi, o izi sürmesiyledir.

Peygamber Efendimiz: “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyecek birini gönderir”buyurur. Hadiste zikredilen yenileme dinde değil, Müslümanlar üzerindedir. Zayıflayan dine bağlılık, dini anlayışı, idraki yenileme vazifesini bu insanlar yerine getirir. Gönderilen Peygamber varislerinin muayyen bir zamanı ve yeri yoktur. Allah dilediğini, dilediği zamanda gönderir. Dilerse birden fazla âlimi de gönderir. O fetret döneminde gönderilen muallim, mücahid, müceddit, mürşid ve mürebbî bir dâvâ adamının adı Silistre’li Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretleridir. (Rahmetullahi aleyh)

Mekke dönemini hatırlayalım. Darül Erkamı (Erkamın evini) Peygamberimizin ilk çekirdek kadronun yetiştiği kapıda nöbetçilerin tutularak Kur’an-ı Kerim eğitiminin yapıldığı dönemi. Süleyman Hilmi Tunahan ne yapmıştı? Gizli gizli Jandarma dipçiğine maruz kalınmasın diye o da kapılara nöbetçi koyarak Kur’an-ı Kerim eğitimi yaptırıyordu. Darül Erkam eğitiminden geçen ne yapıyordu? Herkes öğrendiğini evinde öğretiyor, her ev Kur’an dan bir şube oluyordu. Süleyman Efendi ne yapıyordu? Darül Erkam’ın izini sürüyordu; Dizi dibinde yetiştirdiği talebelerini gönderiyor, talebeleri de gittiği yerlerde “Kur’an okuma ve okutma seferberliği” başlatıyorlardı. Öyle ki bu bazen çiftlikte çalışıyor gözüken işçi, bazen esnaf, bazen demirci, bazen kalaycı, bazen terzi gibi çeşitli meslek dallarına mensup orta yaş grubuydu. Onlar da Darül Erkam ruhundan beslenen Süleyman Efendinin talebeleriydi. 

Sıhhatli nakiller ve hatıralar ışığında belli başlı mütefekkirler Süleyman Efendide dört mümeyyiz ve hakim vasıf tesbit etmişlerdir. İstikamet, ilim, muhabbet ve tefekkür. Münhasıran kerametinden ve mücerret haliyle aksiyonundan bahsetmek, onu anlamamaktır. Kerametler gelir geçer, kalıcı olan istikamettir. Aksiyon şartlara tâbidir. Başlar, biter, dönüşür; devamlılık, aksiyona vücut veren ruhtadır, muhtevadadır. Seccadelerini gözyaşlarıyla ıslattılar bu millet için, bu devlet için, bu ümmet için. 

 “Kızım Fatıma! Babanın Peygamber olmasına güvenme! Ameline dikkat et!” diyen bir Peygamberin varisi oldukların için talebelerini hiç rehavette bırakmayıp amele teşvik ettiler.

Sahabiden Ebu Katade (r.a) bir hatırasını anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v), bir sefer öncesi bize konuşma yapıp buyurdu ki: “Sizler bugün öğleden sonra ve gece boyu yürüyecek, yarın da suya kavuşacaksınız.” Bunun üzerine insanlar birbirlerine bakmadan yola koyuldular. Resûlullah (s.a.v) de yola koyuldu. Gece yarısı oldu. Peygamber Efendimiz yorgunluktan yavaş yavaş uyuklamaya başladı. Bineğinin üzerinde eğildi, kaldı. Hemen yetişip onu uyandırmadan bineğinin üzerinde dik duruncaya kadar doğrulttum. Yoluna devam etti. Biraz daha vakit geçince tekrar eğildi. Ben yine onu uyandırmadan doğrulttum. Yola devam etti. Vakit iyice ilerlediği bir anda tekrar eğildi. Bu sefer sanki düşecek gibiydi. Neredeyse de düşüyordu. Ben yanına varıp onu doğrulttum. Bunun üzerine başını kaldırıp: “Kimdir o” dedi. “Ebu Katâde…” dedim. “Ne zamandan beri benim yanımda yürüyorsun böyle?” dedi. “Gece boyu böyle yürüdüm” dedim. Bunun üzerine buyurdu ki:

“Peygamber’ini koruduğun gibi Allah da seni korusun.” 

Peygamberimizin kendisi yok ama O’na gönderilen Kitabımız Kur’an-ı Kerim, O’nun Sünneti, O’nun hadisleri hep var ve hep var olacak. Bu hizmeti yapan, neşreden, koruyan, kollayan, hassasiyet gösteren Süleyman Efendi ve Onun gibi Allah Dostlarının, dinine sahip çıkan bütün Mü’minlerin de  Peygamberimizin Ebu Katâde Hazretleri için söylediği duaya mazhar olacakları kanaatindeyim. “Peygamber’ini koruduğun gibi Allah da seni korusun”

Cereyan eden hadiseleri yakından takip etmeleri  

Dersiâm ve ilim adamlarına, talebelerini gönderir; talebelerini onların imtihan etmelerini, din ilimlerinin yeniden ihyâ edilmekte olduğunu görerek sevinmelerini arzu ederlerdi. Onları ümitsizlikten kurtarır, ilimlerin bu şartlardan dolayı kalkmadığını/kalkmayacağını göstermek istiyorlardı. Nitekim dersiâmlardan Ali Haydar Efendi, Ahmet Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen ve Hasan Basri Çantay gibi pek çok zevâta, bu vesile ile talebelerini göndermişlerdir. Said-i Nursi Hazretleri, Abdulhakim-i Arvasi Hazretleri ve Sami Efendi dahil tanmış birçok zevatla muhabere etmiştir. Ayrıca talebelerini Bayezıd’a sahaflara gönderir, oradan kitap aldırır, sahaf ve alim/sûfi Muzaffer ÖZAK’a “Paraları yetmezse onların istedikleri kitapları ver” diyerek onların kitap-sahaf-okuma-tetkik-tetebbuat gibi mefhumlara âşinalık kesbetmesini temine çalışmışlardır. 

Talebelerine niçin İmam-ı Rabbani evlatlarısınız diyor? 

Çünkü O’nun 3 cephede mücadelesi var. 

1. Babürlülerin hükümdarı Ekber Şah ile mücadelesi var. 2. Tasavvufun ve İslam akidesinin tahrip ve tahrif etme süreci var. 3. Vahdet-i vücud anlayışı/görüşü ile olan mücadelesi var. 

Ekber şah ile mücadelesi enteresan. Ekber Şah devlet gücüyle yürütülen âlim kisvelileri etrafına toplamış, herkes gibi inanıyor, ibadet ediyor ama daha sonra akidesini değiştiriyor,  ilahi din adıyla yeni bir din geliştirdiğini ilan ediyor. Etrafındaki yağdanlıkçı, yağcı, şeyh kılıklı tipler onu şişiriyorlar. Bu hal onu çağının Firavunu yapıyor. Ne yapıyor bu adam? Dinleri birleştiriyor, bir tek din çıkarıyor. Nedir bu? “La ilahe illallah”dan ibaret, “Muhammedün Rasülüllah” olmayan bir din. Yeni bir din. Ne yapmış İmam-ı Rabbani hazretleri. Ekber Şahla olan mücadelesinde ne elde etmiş. İslam’ın Hint kıtasında Hristiyanlığın akıbetine uğramasını engelliyor. Bozulmasını tahrif edilmesini engelliyor. Tasavvufun ihyası. Tasavvufun aslının veya çıkış maksadının ihyası. 

Tasavvufu Allah’a daveti, ibadette ihsanı, muamelatta zühd ve takvayı esas alan, ilimden kopmayan, ayet ve hadisleri hayat tarzı olarak gören, İslam’ı neşe ve sürur içinde yaşama olarak elde eden bir tasavvuf anlayışını yerleştiriyor İmam-ı Rabbani hazretleri. 

Taa o zamanlarda, o namüsait zamanlarda bunu vasiyet ediyor hazret. “Vahdet-i vücudçu olmayın evladım” diyor vasiyetlerinde. Çünkü Ekber Şah dindar. Ancak dindarlığı ayet ve hadis kaynaklı değil. Kur’an ve hadis bereketinden mahrum olan dindarlığın sonu da şiddet oluyor. Yani dinden dönme oluyor. Nitekim Ekber Şah da dinden dönüyor ve firavun haline geliyor. Ekber şahın dindarlık anlayışı ne? Kabir ziyareti ve şeyhlere saygıdan ibaret. İslam’ı beğenmiyor ve kendi zevkine uygun bir din ihdas ediyor. İşte İmam-ı Rabbani hazretleri bu Ekber Şah’la mücadele ediyor. İmam-ı Rabbani hazretlerinin mektupları önemli. Mesela 48. mektup. “Siz öbür alemde şeriattan hesaba çekileceksiniz, tarikattan değil” diyor. 

Bir başka mektupta İmam-ı Rabbani hazretleri “Evlatlarım olağanüstülükler, fevkaladelikler peşinde koşmayın. Alemin bildiği bize yeter” diyor. Bu sözleriyle de bizleri itidale dâvet etmektedirler. Bu ihtarları, bu ikazları, bu tavsiyeleri unutmayalım. Hayatımıza geçirelim.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin “Zamanının gidişatını bilmeyen ârif-i billah olamaz” sözünü içinde bulunulan şartların bilinmesi bakımından sık sık zikrediyor. 

Tasavvufun İslam akidesini tahrip ve tahrif etme sürecini durdurma mücadelesi veren, tasavvufun aslının veya çıkış maksadının ihyası için uğraşan, İmam-ı Rabbani Hazretlerini ve en önemli eseri Mektubat’ı tanıtan Süleyman Efendi, tasavvufu, Allah’a davette daha dikkatli ve hassas olup adam kazanma (hidayetlerine vesile olmayı), ilimden kopmayan, âyet ve hadisleri hayat tarzı olarak gören, İslâm’ı neş’e ve sürur içinde yaşamanın yolu olarak gösterir. Bugün çekilen bütün sıkıntıların temeli bu hassasiyetten uzaklaşmadan dolayıdır.

Şeriatı gölgede bırakmıyor

Peygamber Efendimiz bir müddet hadis yazmayı yasaklıyor. Âyetler nazil olunca karışabilir, kendi sözleri (hadisleri) âyetlerden öne konur endişesi ve hassasiyeti sebebiyle. Kur’an’ın yerine hadis gelir, şeriat gölgede kalır/kalabilir diye. Daha sonra Abdullah bin Amr’a yazabilirsin diye izin veriyor. Bugün kimileri ne yapıyor? Bazı eserleri Kur’an’ın yerine koyuyor. Allah lafızları alt alta geldi diye mucizeli Kur’an diyor. Halbuki Kur’an’ın kendisi mucizedir. O hengâmede, o koşuşturmada, o ifadeler, o tabutluklar arasında bir de bunlarla uğraşıyor. Şeriatın gölgede kalmasına, başka düşüncenin onun yerine konmasına fırsat vermiyor. Allah’ın lütfuna mazhar olmasa bunları yapabilir mi? Önceleri takrir esnasında not tutmalarına izin verirken, sonra o notları Kur’an-ı Kerim’in yahut hadisin yerine koyarlar hassasiyetinden dolayı not tutmalarını yasaklıyor.

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyetin içinde Müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve “Zâhirimiz (Dışımız) halk ile Bâtınımız (içimiz) Hak ile” buyururken, münzevî hayatı değil, milletin içinde bir hayatı tercih etmiştir. 

Talebelerini hayatlarında, daima itidale teşvik etmiş, ifrat ve tefritten uzak kalmalarını tavsiye etmiştir. Süleyman Efendi, hayatının hiç bir zerresinde şer’i hükümlerden ve emirlerden hiç birisinden zerre kadar fedakârlık göstermemiştir. Yakın arkadaşlarının Süleyman Efendi hakkındaki şikâyetleri şöyle idi. “Efendi Hazretleri çok iyi insan fakat pek fazla müteşerri!” Yani Efendi Hazretleri çok iyi insan fakat şeriata çok fazla bağlı. Pek tabi bu bir kusur değil, meziyetlerin en büyüğü. Süleyman Efendi, şer’i meselelerde son derece celalli, beşeri münasebetlerinde ise halim, salim ve müşfik idi. Esasen, Peygamberimizin takip ettiği irşad metodu da bu değil miydi? Huzuru Şeriflerine girenler hiç bir sıkıntı duymazlar istedikleri her mevzuu rahatlıkla kendisine anlatabilirlerdi. 

İcâzetnâme, ihtarname ile beraber postalanıyor.

O büyüklerin ortak vasıflarından biri kendilerini sınırlamaları ve hata edebileceklerini kabul etmeleridir. Hatasızlık, kalıcılık planında tam bir kat’iyetle  Rasulüllah’a (SAV) mahsustur. Çünkü o vahyin tekeffülü altındadır. Büyükler büyük hata yapmazlar. Çünkü ilmî metoda bağlıdırlar ve ihtiyat şartını tam bir hassasiyetle gözetirler.

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri bir beldeye hizmet için bir talebesini gönderirken “sana o vazifeyi verdik ki öğretirken sen de öğrenesin.” İcâzetnâme, ihtarname ile beraber postalanıyor. Gurura kapılma, tamamlandım deme, emanete lâyık ol. İlim hilimden ayrılmaz. İlim ve tefekkürde kabadayılık olmaz. (Yarın devam edeceğim İnşaallah…)

 

  • RizeliUşak RizeliUşak 2 ay önce
    Fatih Emlik bey ben senin gibileri biraz tanırım sizler Alman'ın mercedesini binip bitat diye yemek masasında yemek yemeyen vavsız evliyalardansın herhalde.