Kudüs acımız ve düşündürdükleri

16 Aralık 2017 Cumartesi

Kudüs acısı, içimizde büyüyen ve hiç çıkmayan bir acıdır. Mekke’nin, Medine’nin, Şam’ın, Kahire’nin, Kurtuba’nın, İstanbul’un kardeşidir Kudüs. Bu ümmetin bağrına Kudüs acısı gelip oturmuştur.

   Kudüs meselesi, Arap’ın meselesi değildir. Münhasıran Filistinlilerin meselesi de değildir. Kudüs hepimizin, tüm mazlum ve mağdur ümmetimizin meselesidir. Dün böyleydi, bugün böyledir, yarın da böyle olacaktır. Ümmetin meselesi kendi meselenin önüne geçmedikçe iflah olmayız. Peygamberimiz “Ümmetin derdiyle dertlenenin özel dertlerini Allah kaldırır. Ümmetin derdiyle dertlenmeyeni Allah kendi dertleriyle baş başa bırakır” buyurur. 

   İngiliz komutanı Allenby, ardında gönüllü Yahudi terör birlikleri de bulunduğu halde muzaffer bir komutan edasıyla Kudüs’e girdiğinin haberi Batı başkentlerine ulaşınca, tüm Hıristiyan dünyasında kiliselerin çanı günlerce susmadı. İman ve küfrün iki ayrı millet olduğunu unutmayalım. 

   Dikkatimiz, hassasiyetimiz, mücadelemiz, safımız, kararımız hep ‘iman ve istikamet çizgisi’nde olmalı gayemiz de Allah’ın rızasını kazanarak ebedi hayata gitmedir. 

   Kudüs, ihanetlerin kurbanıdır. Sultan Abdülhamid’in yiğitçe direnişinin ardından gelen İttihat ve Terakki (İT) ihaneti, Osmanlı’dan sonra Kral Abdullah’ın (Şimdiki Ürdün kralının dedesi) tavrı, Şerif Hüseyin’in ve zamanın diğer Arap yöneticilerinin tavrı. Hepsi ihanetler serisinin birer halkasını temsil eder.

İşgal ve terör devleti İsrail’i BM’de ilk tanıyan Türkiye’nin bu tavrı da unutulamaz, unutulmamalıdır. Cezayir devleti ve Müslümanlarına Fransa’nın zulmü o zamanki Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetenlerin hali de ibret ve dehşet görüntümüzdür. Şimdi devletimizi yönetenlerin hassasiyet ve tavrını takdir etmemek, Kudüs’e ve Filistin’e sahip çıkma, hamilik yapma, Siyonist yapılanmaya tavır koyma Yahudi’ye tarihi ders verme Cumhuriyet ve demokrasi tarihinde bir ilktir. Bütün sıkıntılara, emperyalist devletlerin ittifakla hareketlerine rağmen lider bir Türkiye devri yaşıyoruz. Bu günleri gösteren Rabbimize hamdü senalar olsun. 

Müslümanlar Mescid-i Aksa’ya uzanacak her ele karşı topyekûn cevap, bir şeref ve haysiyet meselesidir. Biz Kudüs kelimesini duydukça coğrafyanın sınırlarını aşan bir yer anlarız. Dünyayı göklere bağlayan istasyonlardan biridir bizim için Kudüs. Peygamber Efendimizin miracı, Mescidi Aksa ile beraber hatırlanır yerden göklere yükselişin sembolüdür. Birliği temsil eder. Oradan göklere yükselmiş Nebi’nin ardından bütün gözler takılı kalır onun toprağına. Yükselmek istendikçe onu arayacaktır gözler. Miraca yükselmek için yaşayanlar, ilk miracı hatırlayacaklardır.

   Namaz ve kıble anıldıkça ilk kıble unutulmayacaktır. Onu unutanlar önce namazı unutmuşlardır. Yüreklerden namaz silinmedikçe Kudüs silinemez. Kudüs’ün adı var da heyecanı yoksa bu demektir ki, namazın da adı var heyecanı yoktur. Kudüs namazın seccadesi gibidir adeta. Namaz unutulmadan Kudüs unutulamaz. Kudüs namazın merkezidir, namazgâhıdır. Miraç hadisesinden zihinlerimizde kalan en önemli mesaj, namaz ve Kudüs bilinci olmalıdır. Burada namazın ve Kudüs’ün birlikteliği, bir mahiyet ve mekân birlikteliğidir. Unutmayalım ki, Kudüs Müslümanların ilk kıblesidir ve Efendimiz aleyhisselam nübüvvetin ilk günlerinden başlayarak tam 15 yıl Kudüs’e yönelerek namaz kılmıştır. Namaz için yöneldiğimiz bu ilk kıble, nihayetinde yine bir namaz müjdesi olan miraç hadisesine de mekân olmuştur. Namaz ile Kudüs arasındaki münasebet sadece bununla da sınırlı değildir. Bu mukaddes şehrin tarihi sürecine baktığımızda bu iki değer arasında çok önemli bağlar görürüz. Şöyle ki; İslam ümmeti ne zaman namazlarını hakkı ile ikame etmiş, namazlarının başını dik tutmuşlarsa, Allah da onlara bu izzetlerinin bir işareti olarak Kudüs’ü hâkimiyetlerine vermiştir. Ama ne zaman ki, ümmet namazlarına Allah’ın istediği kadar önem vermemiş, ya onu hiç kılmamış, ya da ibadetleri âdetlere dönüştürerek namazı statik bir hale çevirmişlerse, Allah da ümmetin bu halinin bir zillet hali olduğunu göstermek istercesine Kudüs’ü çekip ellerinden almıştır. Kudüs’ün İslam’ın adalet dağıtan bayrağı ile tanışması Hicretin 15. yıllarına rastlar. O yıllar Ömerli yıllardır; o yıllar İslam’ın izzet yıllarıdır. Çünkü o yıllar mihrapların haklarının ödendiği yıllar, namazın başının dik tutulduğu yıllardır. Müslümanlar namazın başını dik tuttukları için Allah da onların başını dik tutmuş ve sahabenin birçoklarının katıldığı bir sefer ile Kudüs, Ezan-ı Muhammediye ile buluşmuştur. Bu izzet günlerinden sonra Müslümanların namaz hassasiyetlerinin zayıflaması ile birlikte Haçlı orduları İslam coğrafyalarına saldırmaya başlamışlardı. 

Mekke, Medine ve Kudüs.  Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa.

Üç merkezin üç mescidi. Mü’min her kalbin nabzının attığı üç noktadır. Nabızlar attıkça hayat var, azaldıkça da hayat emaresi düşüktür. Mü’min insanlar ne bu noktalardan uzak kalabilirler ne de onlara alternatifler bulabilirler. Kudüs Mekke’dir, Medine’dir. Mekke Kudüs’tür, Medine’dir. Medine de Kudüs’tür, Mekke’dir. İman böyledir, böyle olmalıdır. İmanı bu olmayanın ya da Kudüs’ü haritalardaki şehirlerden biri zannedenlerin imanı da masa başı harita üzerindedir. Kudüs, şehir değildir. O dindir, imandır, davadır, heyecandır, semboldür, ölçüdür. Onunla ölçeriz cihat tutkumuzu, fedakârlık samimiyetimizi. 

Kudüs bir aynadır; kim kimdir, sözler ne kadar samimidir, ne kadar da riyakârdır, onun duvarlarına bakarak anlarız onu. Kudüs, samimiyettir, unutmamaktır, vefadır, ümmet olmak veya olamamaktır. Katettiğimiz yolumuzu onda ölçeriz. Dünümüzü de yarınımızı da onun üzerinden tartarız. Kudüs, Kur’an medeniyetin beşiğidir. Değerlerimizi onunla ölçeriz, onunla ölçülürüz biz. Onunla uyur, onunla kalkarız. 

İslâm büyükleri hep ‘Ümmet-i Muhammed’ diye yalvarmışlardır. Bilhassa cemaatlerin, vakıfların, derneklerin (gönüllü kuruluşların) hassasiyetlerini kaybeder halleri, kendi yaşayışlarını dine (Allah ve Resulünün ölçülerine) vurmayıp kendi ölçülerini dinin yerine koyar halleri ‘Fetö mensupları’nın düştüğü hataya götürür. Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin Cezayir Müslümanlarına camii kürsülerinde yaptığı duadan ve Fransa’nın yanında yer alan hükümeti ikaz eden vaazından dolayı defaatle ifadeye çağrılıp suçlu muamelesi görmesi, bugüne de ışık tutuyor. Şimdi halü hayatta olsalardı gerek âlim, müderris, mürşid arkadaşlarına gerek talebelerine gerekse bütün Müslümanlara ‘Ümmet Şuuru’ vermeye çalışır, Kudüs Meselesini gündeme taşıyıp gündemde tutar o günkü hükümetin ikazı yerine mağdur ve mazlum ümmete sahip çıkan bugünkü hükümet ve lideri Tayyip ERDOĞAN’ı tebrik, taltif ve teşvik eder, Menderes’e söylediği ‘Ayasofya’yı aç!’ derdi. 

(Yarın devam edeceğim İnşaallah…)

 

YORUM YAZ