THY - İmaj

Kandil vesilesiyle cinnet toplumundan cennet toplumuna

29 Kasım 2017 Çarşamba

Her veladet kandili, önce, Resûlullah’ın hayatını, gücümüz nisbetinde iyi bileceğimiz günlerin doğumu olmalı. Sonra, bu okumalar, öğrenmeler okuduklarımızı, öğrendiklerimizi yaşamalar, yaşatmalar hem tahammülü ayarlar, hem de huzurlu bir hayat yaşamamızı kolaylaştırır. Okumalar yapsak Peygamber Efendimizin hayatından. Her hal ve şartta dinimizi nasıl yaşamış, nasıl öğretmiş, nasıl tebliğ, telkin ve irşadda bulunmuş aile reisi, tâcir, komutan, devlet reisi, arkadaş, yoldaş, komşu, kul ve insan olarak. Peygamberimizin yaşayışı kimlere, nelere cevap teşkil etmiyor ki? Hem de en müessir, en hakiki, en üstün cevap! Kandil simitleriyle, tebrik mailleriyle, telefon kutlamalarıyla, “Kültür Müslümanlığı, merasim Müslümanlığı, şeklî Müslümanlık”larla kandiller lâyıkı veçhile değerlendirilemez. 

Savaş, kan, zulüm, haddini bilmezlik, sınır tanımazlık, küstahça kibirleniş, kutsala sırt dönüş, gücün ve şiddetin kutsanması, servetin azmanlaşması, insanın hayvanlaşması, merhametin yerini şiddetin alması, evliyanın yerine eşkıyanın geçmesi, kadının teşhir metaı olarak kullanılması, kısaca değerlerin değersizleştirilmesi. Dünyanın halinin özeti bu!

Her geçen günde, her yaşanan olayda, her açmazımızda, her çıkmazımızda Peygamberimizin mesajına, tebliğine, telkinine, irşadına ihtiyacımız olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz., gitgide ilkesizleşen, gücün ve güçlünün zorbalıkla sözünü dinlettiği bir dünyada zulmün, ahlaksızlığın, güvensizliğin yayıldığı bu “cinnet toplumu”nu ancak vahyin inşa ettiği, sünneti çağa taşıyan insanlar ‘cennet toplumu’na çevirebilir.  

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız” diyen; mümini tarif ederken de “Seven sevilen, dost olan, dostluk kurandır. Sevmeyen, sevilmeyen de, dost olmayan ve dostluk kurmayan da hayır yoktur” uyarısında bulunan bir Peygamberin doğum gecesi, Veladet/Mevlid kandili bugün. Bir Peygamberin doğumu bugün. Her veladette Mekke’yi, Medine’yi, Kâbe’yi, Taif’i, Huneyn’i, Hayber’i, Hudeybiye’yi bir “şuur hali” içerisinde hatırlasak. Verilen mücadele ve imtihanların benzerlerini bugün yaşayıp yaşamadığımızı sorsak kendi kendimize. O kırılan, temizlenen putların çağımızdaki cahiliyesinden nasıl kurtulacağımızı düşünsek. Dünyevîleşme putlarına insanımızın esaretinin sürüp sürmediğine bir kafa yorsak. O günlerin putlarından zihinlerin putlarına kadar yaşanan süreci hatırlasak, sonra da o hayata kurban edilen nesilleri… Kimseyi değil, kimsenin imanını değil; kendimizi yargılasak önce.  

Yara-bere içindeyiz. Yüreği ezilmiş, eller, ayaklar, gözler, kulaklar yaradılış misyonundan kopmuş. Zihinler paramparça olmuş. İnsanî yönler kaybolup insanlık çöle dönmüş adeta… Sevgili Peygamberimizin veladeti (doğumu) kendimize dönmemizin vesile günleri olamaz mı? Silkinmemizin, iç muhasebe yapmamızın “zor zaman”ı aşmamızın, fıtratımıza dönme adımlarını atmamızın günleri olamaz mı? “Sadece iman ettik demekle cennete gireceğinizi mi sandınız?” sualini soran Rabbimizin bu sualine hangi salih amellerimiz cevap olacak? Peygamberimiz ne verdiyse onu alan, neyi yasakladıysa ondan kaçınmanın adımlarını atıp, Dinin “samimiyet” olduğunu idrak edemez miyiz? “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanıyorsanız mutlaka üstünsünüz” âyetinin yüreklerimizde bir inşirah, bir sevinç, bir fetih olacağının şuurunu kazanamaz mıyız? Bizler de her türlü dar bir mağaraya sıkıştırıldığımızda, birbirine sokulmuş iki dost gibi, “Lâ Tahzen! İnnallâhe me ana! Üzülme, Allah bizimle beraberdir” tevekkülüyle yaşayamaz mıyız? Her hal ve şartta Allah’a güven duyamaz mıyız? 

Allah Rasulü de Mekke’de Ebu Kubeys tepesine çıkıp, ‘Tehlike kampanası’nı çalarak insanları toplamış ve insanlığa kurtuluş davetini ilan etmişti. Şimdi biz hangi ‘tehlike kampanası’nı çalıp da ‘Durun kalabalıklar! Bu cadde çıkmaz sokak’ diyeceğiz. Hangi kampanaya vuralım tokmağımızı? İnsanlık duysun-duymasın biz dâvetimizi yapalım. Böyle bir dünyaya Rasulüllahın daveti tek umuttur. Bu, insanlığa bir çağrıdır. Bu, kendinden uzaklaşan insana ‘Kendine Gel!’ davetidir. Hele şu âyet düşünülmelidir. “Siz insanların iyiliği, faydalanması için ortaya çıkarılmış, seçilmiş en hayırlı ümmetsiniz; iyi ve doğru olanı teklif eder, kötü ve yanlış olandan sakındırırsınız; zira Allah’a güvenip inanırsınız.”  Kendi değer ve kutsallarından habersiz yetişenler/yetiştirilenler öncelikle Kur’an-ı Kerim’i (vahyi) ve Peygamber Efendimizi (Sünnetiyle, hadisiyle) tanımalı/tanıtmalıdır. Bütün bunların ışığında, hayatımıza şekil veren dinimizi, onu uygulayan/uygulatan bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu unutmayalım. Bunları unutmayıp hayatımıza yansıtırsak; küçük hesap yapmayız. Rabbimizin şefkat ve merhametine layık oluruz. İnşaallah...

Her hal ve şartta dinimiz İslâm’ı yaşayışımızı belli gün ve gecelere hasretmeyip Peygamber Efendimizin sünneti ve hadisi şerifleriyle yaşamalıyız. Küslük/ küskünlük/üstünlük yok, takvaca yaşayarak birbirimizi bağrımıza basmak var. Tek adamlık yok, istişare/şura var. Hatasızlık yok, hata var. Tevbe-istiğfar var. Ahlakı Muhammediyi yaşamak/yaşatmak, kusurları setretmek var. Settarul uyub/ gaffarul zunub olan Rabbimiz var. Amellerimizle, ihlasımızla, ihsanımızla, zikrimizle, fikrimizle, takvamızla İslam kardeşliğini ihya ve ikame etmemiz var. Her grup, her tarikat, her cemaat, dinimize hizmetin vesilesi olacak. İnsanımızla İslâm’ı buluşturacak. Usul ve üsluba dikkat edecek Şeriatı gölgede bırakmayacak. Âyet, hadis, sahabe merkezli bir İslâm’i kimliği, şahsiyeti yerleştirecek. Er/geç “İnnemel mü’mine ihvetün”e götürecek inşaallah…(Bütün mü’minler muhakkak kardeştirler. Öyleyse kardeşleriniz arasında sulhu, barışı sağlayın, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkilerini düzeltin, geliştirin. Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Umulur ki, ilâhî merhamete mazhar olursunuz.) Hucurat sûresi 10. âyet. Bütün zamanları kucaklayan; sınırları, iklimleri aşarak insanlığı kurtuluşa, kardeşliğe, hakka-hukuka çağıran, yeni, yepyeni, taptaze, hayat ve gerçek dolu ses hâlâ O’nun sesi. Hâlâ tek ışık, tek ümit, tek hasret O! Kuraklıktan çatlayan topraklar yağmura nasıl hasretse, inleyen hastalar sabahı nasıl beklerse, bugün de bir sağanağı içecek kadar susamış sevgisiz ve yalnız kalmış kalpler O’nu öyle arıyor! Kimseyi mahcup etmeyen, incinmeyen, incitmeyen, kırmayan, O’ydu. İnsanların sevinciyle sevinen de. O’ydu herkesin ıstırabıyla yanan. Saygı uyandıracak ne varsa, iyi, sevimli ne varsa, O’nun hayatını doldurmuştu. En karanlık geceler O’nunla aydınlandı. O nur merkezinden bir hat çekeceğiz hayatımıza. Dönüştüreceğiz evlerimizi cennetten bir şubeye. Mutlaka yapmamız gereken sorumluluklardan kaçmayacağız. Kendimizi imtiyazlı olma tehlikesinden kurtaracağız. Konforlu odalarımızdan duyuyor muyuz yetim, öksüz çocukların ağıtlarını? Görüyor muyuz anaların gözyaşlarını? Acaba bizler, Rasûlullah etrafında halkalanan insanlar gibi kenetlenebildik mi birbirimizle? Mahşerde, Allah huzurunda dizilecek ve bütünüyle şefkat, merhamet ve rahmet dolu bir yüreği yansıtacak insanlar gibi mi, yoksa kervan mallarına yetişebilmek için Rasûlullah’ı minberde tek başına bırakanlar gibi miyiz? Birbirini pekiştiren tuğlalar mıydık biz, yoksa bir gönüller enkazı mı? Birbirimizi sevmenin, iman kadar değerli olduğunu söyleyen oldu mu bize? Allah’ın “kardeş” olarak nitelemesini ne kadar önemsedik? Kardeş olmanın bedelinin ne olduğuna kafa yorduk mu hiç? Bir tek tavrını, sözünü, işaretini gösteremezsiniz ki itidal güzelliği taşımasın. Peki nasıl oluyor da Müslümanlar itidali, ölçü ve dengeyi bırakıp, ‘aşırılıkları/abartıları’ önemsiyorlar. Peygamberimiz: “Din’de ifrat (aşırılık) helake sebeptir” buyuruyor. İtidalden uzaklaşmak, dinin özünden/esasından sapmadır. Her ifrat, yoldan uzaklaştırır. ‘Efdaliyet (üstünlük) hastalığı’na tutulanlar, mutlaka âyetlerin ışığında siyer kitaplarını, hadis-i şerifleri üzerinde düşünerek okumalı ve kendisini bir ‘nefs muhasebesi’ne tâbi tutmalı, gerekiyorsa yeniden bir iman tazelemelidir. “Ben hüzünlerin peygamberiyim!” itirafında bulunan o Ufuk İnsan, ağlamayı, üzülmeyi, sızıyı, sancıyı, derdi öğretti bize. Derdimizi sevdirdi. Sancısız yaşanmayacağını anlattı. Bizi kendimize getirdi, mahmur gözlerimizi açtı. O açılan gözlerle Rabbim, veladet kandilini, Milletimiz, Ümmetimiz ve Devletimiz için hayırlara vesilesi kılsın. Bizi pasif hale getiren her çeşit (dini kisveyle de olsa) törenlerden, TV’den teknolojiden/bilgisayardan vs.den uzak durup, Rabbimizle baş başa olacağız. Duahanların kafiyeli duaları değil, içimizden gelen samimi, gözyaşlarımızı da katık yaptığımız dualar edeceğiz. Rabbimiz sıhhat/âfiyet içinde nice nice kandillere ulaştırsın. Rızasını kazanan kullarının zümresine bizleri de ilhak buyursun.

 

YORUM YAZ