THY-TR Çıkışlı % 10 İndirim

Hayatın içinde bir Peygamber

24 Aralık 2017 Pazar

Peygamberimizi hayatın dışına çeken, Rasulüllah Efendimize âdeta bir ‘postacı’ muamelesi yapan bir dünyada yaşıyoruz. Hayat tarzını değiştirmeyen, âyet ve hadisle amel etmeyen, hayat tarzını ‘din’ haline getiren içi boşaltılmış bir din anlayışıyla her gün haşır/neşiriz. Okuduğumuz, bildiğimiz, duyduğumuz/dinlediğimiz dinimizin emir ve yasaklarına riayet edersek huzurlu/sükunlu bir hayat yaşarız. Ebedî kurtuluşumuz, Allah’ın rızasını kazanmamıza bağlıdır. Fânilikler içinde ebedîliği kazandıran, Mülk Sûresi ikinci âyette buyurduğu gibi dünyaya ‘imtihan’ için gönderildiğimizi unutmayıp öbür âleme imtihanı kazanarak gideceğiz inşaallah…

Sahabiden Ebu Katade radıyallahu anh bir hatırasını anlatıyor:

-Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem, bir sefer öncesi bize konuşma yapıp buyurdu ki:

“Sizler bugün öğleden sonra ve gece boyu yürüyecek, yarın da suya kavuşacaksınız.”

Bunun üzerine insanlar birbirlerine bakmadan yola koyuldular. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de yola koyuldu. Ben yanı başında idim. Gece yarısı oldu. Yavaş yavaş uyuklamaya başladı. Hayvanının üzerinde eğildi, kaldı. Hemen yetişip onu uyandırmadan hayvanının üzerinde dik duruncaya kadar doğrulttum. Yoluna devam etti. Biraz daha vakit geçince tekrar eğildi. Ben yine onu uyandırmadan doğrulttum. Yola devam etti. Vakit iyice ilerlediği bir anda tekrar eğildi. Bu sefer sanki düşecek gibiydi. Neredeyse de düşüyordu. Ben yanına varıp onu doğrulttum. Bunun üzerine başını kaldırıp:

“Kimdir o?” dedi.

“Ebu Katade...” dedim. 

“Ne zamandan beri benim yanımda yürüyorsun böyle?” dedi.

“Gece boyu böyle yürüdüm” dedim. Bunun üzerine buyurdu ki:

“Peygamber’ini koruduğun gibi Allah da seni korusun.” (Müslim)

Bu sahabinin hatırasından bir ders çıkarmak, günümüze taşımak, kendimize çeki düzen vermek, her hal ve şartta yaşanan bir dinimiz olduğunu unutmayarak… 

Herkesin uyuyakaldığı zamanlarda, uyanık kalma direncini gösterebilen, özel zevklerinden feragat etmeyi başarabilen insanın profilidir bu. Kendisine bir görev verilmediği halde verilmiş gibi davranmak, her zamanın görevlisi olabilmek adına bir örnektir bu. Üzerine yüklenen görevi bile yapamayan nesille, gece yarısı kendisine görevler çıkarabilen nesil arasındaki fark da budur. Allah o mübarek nesilden razı olsun. Onlar, Allah’ın adının ve sözünün en üstün olması için gereken her şeyi fiilen can ve mal vererek yapmayı başarmışlardır. Peki biz neredeyiz, ne yapıyoruz? Kendimize dönmeliyiz. 

Her hal ve şartta dinimiz İslâmî yaşayışımızı belli gün ve gecelere hasretmeyip Peygamber Efendimizin sünneti ve hadisi şerifleriyle yaşamalıyız. Küslük/ küskünlük/üstünlük yok, takvaca yaşayarak birbirimizi bağrımıza basmak var. Tek adamlık yok, istişare/şura var. Hatasızlık yok, hata var. Tevbe-istiğfar var. Ahlakı Muhammediyeyi yaşamak/yaşatmak, kusurları setretmek var. Settarul uyub/ gaffarul zunub olan Rabbimiz var. Muhabbet var, hizmet var. 

Bu devrin Ebubekirleri, Ömerleri, Hasan-ı Basrileri, Gazalileri, Geylanîleri, Şah-ı Nakşibendileri, İmamı Rabbanileri olmak var. Amellerimizle, ihlasımızla, ihsanımızla, zikrimizle, fikrimizle, takvamızla İslam kardeşliğini ihya ve ikame etmemiz var. 

Her grup, her tarikat, her cemaat, dinimize hizmetin vesilesi olacak. İnsanımızla İslâm’ı buluşturacak. Usul ve üsluba dikkat edecek şeriatı gölgede bırakmayacak. Âyet, hadis, sahabe merkezli bir İslâmi kimliği, şahsiyeti yerleştirecek. Er geç “İnnemel mü’mine ihvetün”e götürecek inşaallah…

(Bütün mü’minler muhakkak kardeştirler. Öyleyse kardeşleriniz arasında sulhu, barışı sağlayın, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkilerini düzeltin, geliştirin. Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Umulur ki, ilâhî merhamete mazhar olursunuz.) Hucurat Sûresi 10. âyet. 

Peygamberimiz aleyhisselam, cahiliye müşrikliğinin devlet olduğu bir dönemde ve toplumda davet görevini üstlendi. O, insanları Allah’ı tanımaya ve Onun dinine uymaya çağırdı. Onlara şirksiz inancı, doğru yaşayışı ve güzel ahlakı öğretti. Tevhid sistemine dayalı bir düzen oluşturarak insanlığın hayrı ve dünyanın ıslahı için çalıştı. Ayrıca Peygamberimiz, dine gönül açıp iman değerine erenleri eğitti. Onun eğitiminden geçen ilk nesil Müslümanları, yeni dinin çelik askerleri oldular. Tarihte eşine rastlanmamış bir fedakârlık örneği göstererek hem İslam’ı hayatlarına hem de başkalarına taşıdılar. Böylece onlar, beklenen ve özlenen nizamın yeryüzündeki ilk temsilcileri ve tebliğcileri oldular.

İslâm’ın yaşanarak teblîğ edilmesi, irşâdın en güzel şeklidir. Ashab-ı Kiram, dünyanın en ücra köşelerine kadar iman sadasını duyurmak ve insanları hidayete kavuşturmak için kendilerini İslâm’a adamışlardır. Bugün aynı vecd ve heyecanla İslâm’ın güzelliklerini dünyaya sergilemek, en güzel bir teblîğ metodudur. Rasûlullah:

“Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur” buyurdular. (Müslim, Zühd)

Evliliğinizi hiç bakıma aldınız mı? 

Alo, hayatım neredesin?” “Arabayı servise götürdüm de.” “Yine mi? Daha geçen gün götürmedin mi? Senin de bir ayağın serviste. Varsa yoksa araban.” “Senin de bir ayağın alışveriş merkezinde varsa yoksa evin.” Evet, erkekler arabalarına, kadınlar evlerine itina gösterir. Öyle erkekler var ki, arabasının sesini dinler. “Acaba bu ses nereden geliyor? Egzoz mu patladı? Frenler mi boşaldı? Motorun yağı mı bitti? Lastikler mi eskidi? Bu arabanın burası neden çizilmiş?” der dururlar. Kadınlar, “Ay bu halının burasına ne dökülmüş? Bu masa neden eskimiş? Bu perdeler niye yıpranmış? Eve iyi bir bakım yapmak gerek. Mutfak masraflarını kısarak evin eşyalarını değiştireyim” diye hesap yaparlar... Peki, ama kaç erkek ve kaç kadın eşini gözbebeği gibi koruyor? ‘Evliliğim nasıl gidiyor?’ diye düşünüyor? Arabasının aksi sesini dinleyen erkek, eşinin çıkardığı ufak tefek seslere kulak verip “Hanımdan bu ses neden çıkıyor? Bir yanlış mı yapıyorum? Evi mi ihmal ediyorum? Sevgimi mi belli etmiyorum? İlgim mi azaldı? Ondaki, bu memnuniyetsizliği gidereyim” diye düşünüyor mu? Arabasını bakıma aldığı gibi evliliğini bakıma alıyor mu? Ülfet denilen, sevgiyi yutan canavarı öldürüyor mu? Eşinin mutluluğu için davranışlarında değişiklik yapıyor mu? Yoksa hep eşinden gelen cızırtılara “Şu cızırtıyı kes” demekle mi yetiniyor? Tek görevinin para kazanmak olduğunu düşünüp sonra da eve gelip TV’nin karşısında çayını, kahvesini yudumlayarak eşinin ve çocuklarının bütün sıkıntılarına kulağını mı tıkıyor? Eşiyle iki çift laf etmeden koltukta uyuya mı kalıyor? Çalışma odasına çekilip “beni rahatsız etmeyin” diye hobileriyle mi ilgileniyor? Peki ya hanımlar? Evini temiz tutmak için gösterdiği özeni eşinin gönlünü hoş tutmak için gösteriyor mu? Yerdeki bir kırıntıyı hemen alıp çöpe attığı gibi eşinin kalbine attığı küçük bir sıkıntı tohumunu nisyan toprağına atıp çürütüyor mu? Yoksa onu günlerce kalbinde saklayıp sık sık eşinin önüne serip “filan zaman sen benim kalbime böyle bir kin tohumu atmıştın” diyerek kendini tamamen koyverip: “Boş ver, nasıl olsa alan aldı satan sattı” veya “beni beğenen beğendi” “beğenilmeye gerek yok” mu diyor? Tek görevini ev temizleyip yemek yapıp çocuklarla ilgilenmek olarak mı görüyor? Akşam yorgun olarak eve gelen eşiyle ilgilenmek yerine takip ettiği dizilerin karşısında taş mı kesiliyor? Sanırım her erkek, arabasına, her kadın da evine gösterdiği itinayı eşine gösterse bütün evlilikler ilk günkü gibi mutluluğunu sürdürerek canlılığını korur.

Borç alanın dikkat etmesi gereken hususlar

1. Çok zarûrî olmadıkça borca girmemeli,

2. Ancak hayatî zaruretler karşısında kifayet miktarı borç almalı,

3. Lüks ve israf gibi harcamalar yapmamalı,

4. Ödemek niyet, gayret ve azminde samimi olmalı,

5. Borçlu, alacaklının iyi niyet ve güzel davranışını istismar ve suistimâl etmemeli, zira böyle davrananlar, gerçek ihtiyaç sahiplerinin rızıklarına mani olup zarar vermektedirler.

6. Aldığı miktarın değer kaybına yol açacak tarzda borç almamalı, özellikle uzun vadeli borçlarda değer kaybı olmayacak şekilde borçlanmalı (tabi borç veren şahsın hususi müsamahası ayrı),

7. Ödemede vaktini geciktirmemeli, bilhassa borçlu kimse ödeyebilecek durumda bir imkân sahibi ise tam vaktinde ödemeyi yapmalıdır. İmkânlar müsait değilse mazeretini bildirip mühlet istemelidir. Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Borcunu ödeyebilecek durumda olan zengin kimsenin ödemeyi geciktirmesi zulümdür.” (Buhârî, Müslim, İstikrâz)

8. Borcunu asla ahirete bırakmamalıdır.

Yani borç alan, kifayet miktarı ile iktifa edip borcunu ödeme gayreti içinde olmalı, alacaklı da borç verme faziletine yeni bir fazilet ilâve edercesine bir müsamaha içinde bulunmalıdır...

Maalesef ki bugün borç verme gibi faziletli bir ibadetin, gittikçe azalması ve âdeta borç veren kimse için bir zarar veya kayıp gibi görülmesi, yukarıda saydığımız ölçü ve gerçeklere riayetsizlikten kaynaklanmaktadır. Gerek paranın değer kaybetmesi, gerek borç alan kimselerin ihmal ve vefasızlıkları, bu güzel ibadeti neredeyse unutturacak bir hâldedir. Ancak meselenin prensip ve kaidelerine bakıldığında böyle engellerin aşılması lâzımdır. Yani durumu müsait olanlar birtakım bahanelerle borç verme ibadetini terk etmemeli, buna mukabil borç alan kimseler de çeşitli zorluk ve sıkıntıları öne sürerek borcunu ödemeyi ihmal etmemeli, bu faziletli sosyal ibadeti zedelememelidir. Aksi hâlde zengin, Cenâb-ı Hakk’ın emanet olarak verdiği nimetlerin şükrünü ifa etmemiş olurken, muhtaç da dikkat etmediği ölçüler yüzünden borç bulamayacak hale düşer ve ihtiyacı şiddetli ise faize kendini mecbur hissedecek bir gaflete kapılmaktan da nefsini koruyamaz.

Bir Allah dostunun ölümünü ifadesi

“Vefatımdan sonra benim kabrimi aç ve gönlümün ateşi sebebiyle kefenimden nasıl duman yükseldiğini gör!..”

“Ölüm gününde tabutum götürülürken, bende bu dünyanın dert ve gamı var sanma! Dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum zannetme!”

“Sakın ola ki, öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, yazık oldu!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”

“(Fakat ben ruhumla büyük bir heyecan içerisinde vuslata doğru kanat açtığımda sakın ola ki) cenazemi görüp de; «Ayrılık, ayrılık!» deme! Bilesin ki o vakit, benim ayrılık vaktim değil, (Rabbimle) «buluşma» yani vuslat vaktimdir!”

“Beni toprağın kucağına verdikleri zaman sakın; «Veda, veda!» deme! Çünkü mezar, öteki âlemin, cennetler mekânının perdesidir!”

“Batmayı, gözden kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör! Düşün ki, Güneş’le Ay batıp gözden kayboldukları zaman onların nuruna bir ziyan gelir mi?”

“Bu hâl, sana; batmak, kaybolmak gibi görünse de, aslında doğmaktır, yeniden hayata kavuşmaktır! (Hem de ebedî bir hayata…)”

“(Dıştan bakınca toprağın kara bağrında bir çukurdan ibaret olan şu) mezar, insana hapishane gibi, zindan gibi görünse de, orası aslında vuslata teşne ruhların (dünyanın iptilâ ve musibetlerinden) kurtulduğu (ve huzur bulduğu) yerdir!”

“Hangi tohum toprağa atıldı, ekildi de tekrar bitmedi; vakti gelince topraktan filizlenme-di? Niçin insan tohumu hakkında yanlış bir zanna düşersin?”

“Hangi kova suya sarkıtıldı da dolu çıkmadı? Can Yusuf’u neden kuyudan ziyan görsün, niçin feryat etsin?”

“Ben (ten kafesinden kurtulunca) ölü idim, dirildim, ağlamaktayken tebessüme büründüm. İlâhî aşkın devletine nail olunca da, ebedî devlete (saadete) kavuştum…”

Hakikatte mü’minin ölümü bir veda değil bir vuslattır.

Kabirleri ziyaret

Kabirleri ziyaret eden, kendinden önce gelip geçen kardeşlerini, ölen akranlarını düşünsün. Onlar emellerine ulaşmışlar, servetlerini toplamışlardı. Emelleri nasıl kesildi? Servetleri fayda vermedi onlara. Toprak yüzlerinin güzelliğini alıp götürdü, kabirlerde cesetleri dağıldı, kadınları dul kaldı, yetimliğin ezikliği sardı çocuklarını, başkaları paylaştı yollarını, memleketlerini. Ziyafetten ziyafete gezdiklerini, hedeflere ulaşmak için gösterdikleri hırsı, sebeplere sarılmakla düştükleri yanılgıyı, sağlık ve gençliğe meyillerini hatırlasın. Onlar gibi oyuna eğlenceye meylettiğini, önündeki feci ölüm ve aniden gelecek helakten gafil olduğunu, onlarla aynı kaderi paylaşacağını bilsin. Hedeflerinin peşinde koşan durumunu kalbine getirsin, şimdi ayakları nasıl da yıkılmış, zevkle etrafına bakarken gözyaşları sel olmuştur. Güzel konuşmasıyla üstünlük kurarken şimdi dilini böcekler yemiştir. Arzularına uyup gülerken şimdi dişlerini toprak eskitmiştir. Halinin onun gibi olacağını, varacağı yerin onun vardığı yer olduğunu anlasın. Bunları düşünüp ders alınca dünyaya ait hiçbir şey görünmez gözüne, ahiretini kurtaracak amellere yönelir. Dünyasını terk eder, Mevla’sına itaate yönelir, kalbi yumuşar, uzuvları huşua gelir.

 

DA

Allah’ım!

Kalb katılığından, gafletten, zilletten ve miskinlikten Sana sığınırız. Fakirlikten, küfürden, fısktan, muhalefet edip fitne çıkarmaktan, başkaları duysun ve görsün diye bir şey yapmaktan Sana iltica ederiz. Sağırlıktan, dilsizlikten, delilikten ve her türlü  kötü hastalıktan Sana sığınırız. Âmin!

Allah’ım!

Güçsüzlüğümüzü, çaresizliğimizi ve insanlarca önemsenmeyişimizi Sana arz ediyoruz.

Allah’ım!

Nefsimize takva bahşeyle ve onu temizle. Sen onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen onun Velisi ve Mevla’sısın.

 

YORUM YAZ