THY - Nevşehir

Ekonomiye mahkûmiyetin cezasını çekiyoruz

07 Ocak 2018 Pazar

Rasulüllah Efendimiz buyuruyorlar ki:

“…Allah’a yemin ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilmesinden, onların (yani gafillerin) dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” (Buhari, Müslim) 

Peygamberimizin Allah’a sığındığı dualardan birisi de: “Yâ Rabbi! Unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten Sana sığınırım” duasıdır. 

 Müslüman paraya ve mala (kısacası “maddi değer”e) bakışı şu olmalıdır: İhtiyacı olduğu kadarını kendi için harcamak; kalanını usûlüne ve icaplarına göre, inançları istikametinde, sosyal meselelerin çözümünde kullanmak. Bu ayetlerle sabit olan, hadislerle de tafsil edilen bir temel prensiptir. Bir ayet değil, birçok ayet var; bütün infak ayetlerinin ruhu budur. Beyan buyrulmuştur ki, farklılıklar imtihan içindir ve bu imtihan tekâmül imtihanıdır. Zuhruf Suresi’nin 32. ayetine, Şûra Suresi’nin 27. ayetine bakınız… En’am Suresi’nin 165. ayetinde “O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihana çekmek için kiminizi derecelerle kiminizin üzerine çıkarandır” buyruluyor. Hadid Suresi’nin 7.ayetinde (mealen) şöyle ihtar olunuyor: “Allah’a ve Peygamberine iman edin. Size (tasarruf için) vekalet verdiği maldan (O’nun uğrunda) harcayın.” Tasarruf, dar manaya yani ‘biriktirme’ye inhisar etmez. Tasarruf; kullanmak, yönlendirmek demektir. “Allah yolunda infak” da, ilahi gaye için maddi imkanın en iyi biçimde bütün icapları düşünülerek kullanılmasıdır. Elbette ki bilinen mali ibadetler de bunun içindedir. Bunu Cenab-ı Hakk’ın Malik-ül Mülk olduğunu, sizi arza halife kıldığını ve size tasarruf vekâleti verdiğini bilmenin şuuru içinde yapacaksınız.

 ‘Zekat veriyorum’ demekle iş bitmez. O sadece bir cüz’dür. Bütün hayatınız buna uygun olacak. Şirket de kuracaksın, büyük üretimler de yapacaksın; ama bu şuurdan ayrılmayacaksın. Batı’da zengin olmak, büyük kazançlar elde etmek, dev şirketler kurmak; nefsani bir meseledir. Sistemin özü böyledir. Ama bir müslüman için daha fazla üretim yapan müesseseler kurmaya teşebbüs etmek, vekaleten tasarrufunda bulunan imkanları, Allah’ın rızasına ve emrine uygun biçimde kullanmak gayesine bağlı olmalıdır. Öyle olmaz ise, hep beraber sürünürüz! Zenginiyle fakiriyle hep beraber! Bir hatırlatmada bulunayım: Osmanlı Devleti ‘dış borç’ almaya mecbur kaldığı zaman, devletin içinde akıl almaz servetlere sahip olanlar vardı. Devrin padişahı onlardan devlet senedi mukabilinde borç istemiş, (Şeyhülislam fetvasını da göstermesine rağmen) talebi reddedilmiştir. Bizde servet, iktisadi bir karakter iktisab edemedi. İddihar etti, uydurukçayla ‘gömülendi’, şişkinler halinde kaldı, ekonomik hale gelmedi/gelemedi/getirilemedi. Sonra hepsi uçtu gitti!

Gayeden esirgenenin, âkıbeti elbette öyle olacaktı. Hükmü şuydu: “… Mallar, zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.” (59/7) Öyle olursa ne olur? Servet, urlaşır. Yani: Kanser hücreleri gibi, diğer hücreleri yiyen zararlı şişkinlikler meydana gelir. Nimet, musibet hâline dönüşür! Bakıyorum, ‘Enflasyon oranı kadar bir faiz câiz görülebilir mi?’nin araştırmaları yapılıyor. Ürkekçe ama amaç seziliyor. Maksat, rahatlatmak! Yani; İnançlarımızla hayatımız arasında ters yönden bir uyum sağlamak! Acaba hayatımızı değiştirsek nasıl olur? “Değiştiremiyoruz” denilecek. Değiştirmek için acaba gerekli gayretin içinde miyiz? Maddeye bakışınız, yukarıda zikrettiğim temel prensibin (âyet ve hadisin) ruhuna uygun mudur? Biz ‘şekil’ olarak uygun şartlarda iken de, yani bazı tarih dönemlerinde de; o ruha uygun davranmanın acılarını çekmişizdir. Mesele şekilden, lafızdan ibaret değildir. O türlü cevazlar, ancak ‘gerçek zaruret’ halinde olur. Zaruret; miktarınca ve mahiyetince takdir olunur. İdame-i hayat edebilmenin başka imkanı bulunmadığında zaruret/mecburiyet gündeme gelir. 

   Düşünmek lazım: Bugün Müslümanlar genel durumlarıyla “karz-ı hasen” müessesesini işletemeyecek ve iş yapmak için lüzumlu olan sermaye birikimini teşkil edemeyecek kadar çaresiz midirler? Bakara Sûresi 278. Âyette buyrulur. Mealen:

 “Ey iman nimetine kavuşanlar, Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Eğer gerçekten Allah’a yürekten güveniyorsanız, faizden kaynaklanan kazançların tamamından vazgeçin!” bu ayet malî hayatımızın önemli bir prensibi değil mi?

Şunu önemle belirtmek ve bir başka cevaz faslının yanlışına işarette bulunmak istiyorum: Tekevvününe katkıda bulunuyor olduğumuz ve kaldırılması imkanlarını kullanmadığımız bir hal, hiçbir zaruret izahına konu edilemez. Elimizde olan imkanları İslamî şuurla kullanmamamızdan doğan sıkıntıları zaruret gerekçesi yapmak, sadece vebali artırır. Bir defa temel prensibin ruhundan uzaklaşmışız. Hayat tarzının, ayet ve hadislerin ışığında tanzim edilmesi gerekirken, hayat tarzı din haline getiriliyor. 

   Ekonomiyi bir para hadisesi olarak görmek yanlıştır. Ekonomik tahakkümde para, drajenin üstündeki boyalı şeker gibidir. Yuttun mu ağzın tatlanır ama organların da sancılı çalışmaya başlar! Önce siyasi şuur bozulur, sonra bir alt kattaki sosyal hayat, sonra daha alttaki ahlaki değerler. Alın terinin, göz nurunun önemi azalırken, birdenbire gayrimeşru yollardan başarıya ulaşma özendirildi. Alın teri ve çalışma enayilik sayılmaya başladı. Bir taraftan tüketim güdüsü yükseltiliyor, öte yandan bazılarının imkânları daralıyor ve stres meydana geliyor. Toplumu ayakta tutan manevî ve kültürel değerle, orta sınıfla beraber etkisizleşiyor. Öğrenmek için okumak kalktı, yerini etiket ve diploma aldı. Çabuk tarafından köşeyi dönme ideal haline geldi. Çoğu insan, parayı kullandığını zanneder. Halbuki para onları kullanır. Bugün sermaye, fertlerin davranışlarına damgasını vuruyor. Fertlerin sermayeye damgasını vurmalıydı. 

   Belki de hayatımızın gayesini unutmanın cezasını çekiyoruz. Gayeyi unutmanın cezası, vasıtaya mahkûm edilmektir. Vasıta mesabesinde olması gereken ekonomiye mahkûmiyetin cezası da bu olsa gerek. Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Kendi kendimizin hem zâlimi, hem mazlumuyuz” buyrulduğuna göre…

Toplumsal kurtuluşun anahtarı:

Sünnete sarılmak

 Kim bizim işimizden olmayan bir iş yaparsa o reddedilir” (Ebû Davud). İslâm âlimlerine göre dinin üçte biri sayılan bu hadîs, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emrine muhalefet edilmemesi gerektiğini de ifade etmektedir.

Çünkü kişiyi doğruya ve kurtuluşa ancak kendisi doğru yolda olan birisi götürebilir. Dolayısıyla bütün hayırlı işlerin Resûlullah’ın (s.a.v.) getirdiklerinde olması ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hidâyet üzere bulunması sebebiyle O (s.a.v.)’e uymak gerekir. Bu inanç içinde olduktan sonra kaynaklardan hareketle çözümler üretmek zor değildir. Aksi halde Abdullah b. Mes’ûd’un (r.a.) ifadesiyle “Sünneti terk ederseniz dalâlete düştünüz demektir.”

Ancak toplumda görülen gerileme, bozulma için bu şekilde bir yola başvurulmadığı olmuş, başka yollar da denenmiştir. Bazen reformcu diyebileceğimiz kimseler, ıslahat yolunda eskiyi atmak, geçmişi değiştirip onun yerine yeniyi koymak metoduyla hareket etmişlerdir. Halbuki hedef, ilk cevheri arayıp bulmak, cehalet asırları boyunca onun üzerine çökmüş ve İslâm’ın gerçek mânâsını Müslümanların anlamalarına mâni olmuş bulunan bid’at ve yanlış gelenekleri atıp temizlemektir. Bir başka çare olarak yabancı kültürün dikkatsiz ve ihtiyatsız iktibası yoluna edilmiştir. Oysa bu faaliyet, yabancı hakimiyetini beraberinde getirir. Kültürünü kaybedenler, kavmî ve dinî varlıklarını koruyamamışlardır. Bunun bilincinde olan bir kısım İslâm âlimleri, geçmişten beri yabancı akımlara Kitab ve Sünnet’e karşı çıkmışlardır.

Burada sünnetin konumuna işaret etmekte fayda vardır. Çünkü Kur’ân’a ittibâ, ancak sünneti talep ile gerçekleşebilir. Sünnet, bir Müslüman’ın hayatından koparılıp alınırsa o kişi için Kur’ânî emirler, anlamsızlaşır, uygulanamaz hale gelir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rehberliğine muhtaç olmadan getirdiği dini anlamanın ve yaşamanın imkânı yoktur. 

¥ (Doç Dr. Aynur Uraler, Sünnete Uymanın Engelleri)

 

Selâm Cennet Kelamı

Selâm, cennet kelamıdır. Cennetin görevli melekleri müminlere selâm verecek, müminler birbirlerine selâm verecek ve bunlardan daha da önemlisi, bir adı da “es-Selâm” olan Yüce Allah, müminlere selâm verecektir. Demek ki selâm hem dünyada hem âhirette müminlere sunulan çok önemli ikramlardan biridir.

 Selâm nasıl verilir?

Selâmın bir çok veriliş tarzı vardır. Mesela “selâmün aleyküm”, “es-Selâmü aleyküm” ve en başta yazdığımız gibi “es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuhû” şeklinde verilebilir. Bunlardan en sonuncusu daha makbüldür. Hepsinin manası da müminin esenlik, barış ve güven içinde olmasını dilemektir. Selâm alınırken de “ve aleyküm selâm” denir. Dileyen buna “ve rahmetullahi ve berekâtühû” ifadesini de ekler ki böylesi daha makbûldür.

 Başka İfadeler Selâm
Yerine Geçer mi?

Bugün toplumumuzda selâm verilmeyip onun yerine bazen farklı ifadeler kullanılabiliyor. Mesela “günaydın”, “iyi günler”, “tünaydın”, “iyi akşamlar”, “iyi geceler”, veya bu cümlelerdeki iyi kelimelerinin yerine “hayırlı” kelimesi konularak buna benzer ifadeler kullanılıyor. Daha da ilginci baş hafifçe öne eğilerek veya sallanarak sembolik bir selâmlama yapılıyor. Bunlar, bir yönüyle güzel ifadeler olarak kabul edilse bile selâmın yerine geçebileceklerini iddia etmek mümkün değildir. Çünkü selâmın ihtiva ettiği mana ile bu ifadelerin taşıdığı anlam birbirin yerini tutmamaktadır. Selâmda mümin kardeşimiz için Yüce Allah’tan esenlik, mutluluk, hayır, barış ve güven istemiş oluyoruz. Yukarıda geçen ifadelerde ise, gerek lisânen gerekse kalben Yüce Allah’tan böyle bir temennide bulunmuş olmuyoruz. Belki de kuru bir ifade ile sathi bir iyilik dileğinde bulunmuş oluyoruz. Ayrıca Allah Rasûlü (sav) nasıl selâm verileceğini göstermiş ve ümmetine öğretmiştir. İşte tarih boyunca Müslümanlar birbirlerine Allah Rasûlünün öğrettiği şekliyle selâm alıp vermişlerdir.

Selâm müminin parolasıdır. Müminler selâm verirler, selâm alırlar. Selâm vermekte yarışırlar. Çünkü bilirler ki selâma önce başlamak daha güzel ve daha sevaptır. Selâm yaklaştırır, kaynaştırır, birleştirir.

 

DUA

Allah’ım!

Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten sana sığınırım. 

 Allah’ım! 

Nefsime takvasını kazandır, onu arındır; çünkü onu arındıranların en hayırlısı sensin. Nefsimin sahibi ve efendisi yalnız sensin.

 Allah’ım! 

Faydasız ilimden, ürpermeyen gönülden, doymak bilmeyen nefisten ve kabul olmayacak duadan sana sığınırım. 

 Allah’ım! 

Kabir azâbından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden, mesih-i deccâl fitnesinin şerrinden Sana sığınırız.

 Allah’ım! 

Benliğimin yaktığı ateşte yakma beni! Nefsime kul etme, kul et nefsimi sana! Bir lahza dahi beni bana bırakma! Sen bana yetersin Rabbim. (Amin)

 

Peygamberimizin Hayatından

Nasihat ve Karşılıklı Hayır Tavsiyesi

Rivayete göre sahabeden İbn Abbas bize şunları nakletmiştir: 

Günlerden bir gün Rasulullah’la beraber bir hayvana binmiş gidiyorduk. Ben onun arkasına binmiştim. Giderken bir ara Rasulullah bana şöyle dedi:

 “Bak delikanlı! Ben sana bazı şeyler öğreteyim: Allah’ın emirlerini gözetip koru ki, Allah da seni korusun. Allah’ın emirlerine uy ki, O’nu daima karşında bulasın. Bir şey isteyeceğin zaman da sadece Allah’tan iste. İyi bil ki, bütün insanlar sana bir fayda vermek için bir araya gelseler, Allah’ın sana takdir ettiği dışında hiçbir iyilikte bulunamazlar. Yine sana bir zarar vermek için bir araya gelseler, Allah’ın sana takdir ettiği zarardan fazlasını veremezler. Zira Allah’ın takdirini yazan kalemler kaldırılmış ve kaderin yazıldığı sayfaların mürekkebi kurumuştur.” Aynı hadisin başka bir rivayetinde ise Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın emirlerini gözetip koru ki, O’nu karşısında bulasın. Rahat anlarında Allah’ın emirlerini hatırla ki, sıkıntılı anlarında da Allah seni hatırlasın. İyi bil ki, senin başına gelmeyecek olan, asla sana gelmez. Ama senin başına gelmesi takdir edilen şey de şaşmaz, mutlaka seni bulur. Yine iyi bil ki, yardım sabır ile beraberdir. Kurtuluş da sıkıntı ile beraberdir. Her zorluktan sonra bir de kolaylık vardır.”

 

“Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir.”

¥Bakara sûresi, 265. âyet

 

 

Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların zarar görmediği kimsedir.”

 ¥Buhârî, Îmân 

 

Günün Sözü

“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete riayet ediyor mu, dünyaya meylettiği zaman helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız.”

 ¥Hz. Ömer

 

YORUM YAZ