THY - İmaj

Eğlencesiz bir yılbaşı düşünemez miyiz?

31 Aralık 2017 Pazar

Kimlik değiştirmek gömlek değiştirmeye benzemiyor. Daha doğrusu kimlik değiştirilemiyor, sadece “kimliksiz” kalınabiliyor. Sadece “kimliksiz” mi? Hayır, aynı zamanda “kişiliksiz”, omurgasız, yelkensiz, pusulasız, haritasız, şahsiyetsiz. Bir milletin tufanı, kimliksiz kaldığında, bir bireyin tufanı ise, kişiliksiz kaldığında kopar. Bu sebeple her yılbaşında Peygamberlerin kavimlerine hitabını hatırlarım. İşte birkaç misal:

“Ey kavmim!” diyordu Nuh peygamber, “Sizin başınıza dehşetle imdat dileyeceğiniz (ama kimsenin yardım edemeyeceği) bir felaketin gelmesinden korkuyorum!” 

 “Ey kavmim!” diyordu Hûd Peygamber,  “Sizler ne kadar güçlü ve zengin olduğunuz görünsün diye yüksek yerlere koca binalar kondurarak devamlı yaşayacağınızı mı zannediyorsunuz? Elinize her fırsat geçirdiğinizde, hukuka tecavüz edip zorbalık mı yapacaksınız?” “Ey kavmim!” diyordu Salih peygamber, “İyilik dururken neden kötülükte acele edip yarışıyorsunuz?” “Ey kavmim!” diyordu İbrahim peygamber, “Siz size yakışanı yapın, ben de bana yakışanı yapacağım!” 

“Ey kavmim!” diyordu Şuayb peygamber, “Yalnız Allah’a kul olun, (kula kul olmayın, eşyaya kul olmayın)!” diyordu. “Ey kavmim!” diyordu Musa peygamber, “Siz kendinize kötülük ettiniz” diyordu. Ey Abdi Şems oğulları! Ey Haşim oğulları! Ey Abdülmuttalip oğulları! Ey Kavmim! “Kendinizi ateşten kurtarınız. Allah’a karşı sizin için bir şey yapamam. Ey kızım Fatıma! Babanın Peygamber olmasına güvenme, ameline dikkat et!” diyordu, Peygamber Efendimiz.  “Kim bir topluma benzeme çabasına girerse, o onlardan olur” diyordu Hz. Muhammed aleyhisselam.

Müslümanların gayrı Müslimlerle birlikte yaşadıkları bir toplumda, “kimlik bilinci” geliştirmek isteyen, ‘aidiyet şuuru’ olan, öz güvene sahip, ‘Ümmet Bilinci’ni yerleştirmeye çalışan bir Peygamber. Yeni oluşturduğu Müslüman toplumun üyelerinin birbirini tanıyacağı “kültür kodları”nı tespit etmeyi önemseyen O Peygamberin ümmetiyiz biz. Peygamberimizin bu hassasiyetinden, Müslüman toplumun “taklitçi” bir toplum olmaması gerektiği sonucunu çıkarırız. Hâkim unsuru Müslümanlar olan fakat güvenilmez unsurların da bulunduğu bir ortamda İslâm cemaatini oluşturan bireylerin birbirini uzaktan görünce tanıyacakları birtakım alâmetlerin lüzumu neticesini çıkarabiliriz. Etrafındaki ruhu kokuşmuşlara aldırmadan karada gemi yapmayı sürdürenleri, “Sen hâlâ oralarda mısın?” laflarıyla dalgaya alarak kendi tufanınıza doğru yol alabilirsiniz. Nuh’un asi oğlu Kenan gibi düşünüp, “vadileri su basarsa, dağlara sığınırım” diye tesellide de bulunabilirsiniz. “Ey hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?” diye soran şaire cevap vermek zorunda da değilsiniz. Ancak; Kitabımızın “Ey insanoğlu! Sana böylesine cömert olan Rabbine karşı seni böylesine küstah ve mağrur kılan ne?” sualine, bu günah ve isyanları aleniyete dökerek meydan okurcasına ‘yaşadığın bu hayat neyin nesi?’ sorularına cevap vereceğin ‘Mahşer’i unutma!

Verdiğimiz şehitleri, aç-susuz ayakta kalmak için boğuşanları, yetimleri/öksüzleri, “huzur evleri”ne terk edilmiş yaşlıları, kapısını vuracak bir “himmet eli” bekleyen kimsesizleri bu vesileyle düşünemez miyiz? Şu dakikada binlerce insan ölüyor, binlerce insan doğuyor. Nice hastalar var, her soluk alıp verişte acısını çaresizliğini hisseden. Nice yoksullar, kimsesizler, yalnızlar var. Hassasiyet varsa; umut her durumda vardır, her mesele bir gün çözülebilir. Ama hassasiyet kaybolmuşsa, hangi meseleyi kim çözecek? Vahşetin-dehşetin-tehlikenin adı yine “uygarlık-çağdaşlık-modernlik” olarak mı konacak? Bütün bu yapılanlara da “yılbaşı eğlencesi” mi denecek? Saatlerce hoplatıp, zıplatıp, tepiştirttiğiniz insanımızı, uyuşmuş beyinlerle, iğdiş edilmiş ruhlarla, tanınmaz hale getirdiniz. İnsanımız bu kadar yozlaşmamalıydı. Bu kadar çabuk teslim olmamalıydı. Bu hale düşürülmemeliydi. Şüphesiz Allah, zalim topluma hidayet etmez.”  “Ey imân edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi eğlence konusu edinip alaya alan, oyuncak yerine koyanları ve bir de kâfirleri dostlar edinmeyin. Eğer mü’minler iseniz, Allah’tan korkup (bu gibi dostluk ve yakınlıktan) sakının.” (5 Mâide 51, 57 )
Onlar kendi dinlerini oyun-oyuncak ettikten sonra sizin dininizi haydi haydi oyun-oyuncak ederler. Eğer onlarla dost olursanız siz de onlar gibi dininizi hafife almaya, onun emir ve yasakları karşısındaki hassasiyetinizi kaybetmeye başlarsınız. Kendilerine Tevrat ve İncil verilenler, bu kitaplara karşı nasıl lâubali olmuşlarsa, siz de Kur’an’a karşı lâubali olmaya başlarsınız. İşte o zaman Yahudileşme ve Hıristiyanlaşma (gâvurlaşma) tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız. Ehl-i Kitap da başlangıçta sizin gibi ehl-i tevhid idi. Onlara da vahyi taşıma emaneti verilmiş, insanlar içerisinden seçilerek bu göreve getirilmiştiler. Aradan geçen zamanla tahrif sürecine girdiler ve kitaplarını tahrif ettikleri için bu süreçten çıkamadılar. Düşmanlarını taklit edecek kadar nankörleşen maymun tabiatlı İsrailoğulları’nın başına büyük bir bela geldi. İçlerinden bazı boylar, diğerlerine ibret olsun için, cismen de maymuna dönüştürüldü, Kur’an’ın ifadesiyle “meshedildi.” Âyetlerde de “Aşağılık maymunlar olun!” dendi. (36 Yasin 67) (2 Bakara 65) ve (7 A’raf 166) 

Allah’ın İsrailoğulları’na verdiği cezanın maymunlaşma biçiminde tecelli etmesinin hikmeti, İsrailoğulları’nın tıpkı bir maymun gibi etraflarındaki putperest kavimleri körü körüne taklit etmeleriydi. Peygamberleri tarafından uyarılmalarına rağmen her seferinde düşmanlarının inancını ve kültürünü taklit etmişler, bunun sonucunda da öz kimlik ve kişiliklerini terk etmişlerdi. Kur’an’da bu ceza bütün taklitçi toplumlara bir ibret vesikası olarak takdim edildi/ediliyor/edilecek. Ümmeti Muhammed, fizikî boyutuyla maymunlaşmayacak bile olsa, tabiatı maymunlaşan bütün toplumlar gibi ‘aşağılık’ damgası yiyecektir. Maymunlaşan İsrâiloğullarının âkıbeti, diğerlerini de beklemektedir. Bir toplum, eğer taklit yolunu seçmişse, Allah o toplumun dünya toplumları arasındaki bütün saygınlığını, şerefini ve izzetini alır/almıştır. Taklitçiler, körü körüne taklit ettikleri kimseler tarafından dahi sevilmemektedir. Bunun en tipik örneği bugünkü Türkiye ile iki yüz yıldır bilfiil gölge gibi peşine takıldığı ve bir maymun sadakati içerisinde her şeyini taklit ettiği ‘Batı’ arasındaki ilişkidir. Ne taklit ettiğimiz milletler gibi olduk, ne de kendimiz olarak kalabildik. Çünkü şahsiyetini kaybeden toplumlar, her şeylerini kaybederler. Tarih, bunun çarpıcı örnekleriyle doludur. Bugün kendi değerlerimizi (her şeye rağmen) yaşama, yaşatma, özümüze dönme yolundaki direnmelerimiz, (yara/bere içinde de olsak) imanımızı korumanın tezahürüdür.

Allah Rasulü, Medine’de daha önce Mekke’de bulunmayan farklı bir dini cemaatle Yahudilerle karşılaştı. Müslümanların Yahudileri taklidinin önüne geçmek ve onlarda bir kimlik oluşturabilmek için bir takım tedbirler aldı. Müslümanların taklit batağına saplanmalarına da kesinlikle karşı çıktı. Yahudilerin Medine toplumuna kabul ettirdikleri adetleri bir bir söküp attı. Hatta bu hususta en basit gibi görünen şeklî konularda dahi “farkın” vurgulanmasına gayret ediyordu. Bu konuda aldığı ilk tedbir Müslümanların onlarla düşüp-kalkmasının, dostluk kurmasının önüne geçmekti. Bu sebeple Rasûlullah, İslâm toplumunu oluştururken, önce müstakil/ bağımsız bir Müslüman kimliği oluşturdu.

Her hal ve şartta yaşanan bir dinimiz olduğunu unutmayalım. Azaba müstehak amel işlemeyelim. Harama bulaşmayalım. Müslüman olduğumuz yaşayışımıza yansımalı!

 

YORUM YAZ