Dindarlık, ‘dinde olanı yaşamak’tır.

05 Kasım 2017 Pazar

Evet, “nefs” de var. Fakat “nefs” tekâmül etmek-gelişmek-tamamlanmak için var. İnsan nefsiyle mücadele ederek tekâmül eder. Fıtrat buna göredir. Peki, ne yapıyor insan? Hayvanların behîmi yaradılışında bile olmayan bir sürü şeyi yapıyor. Kavga, gürültü, suçlama, hakaret, iftira, suizan, kötüleme, vs... Peki hatayı kabullenme var mı, “özür” var mı, “özeleştiri” var mı? Özeleştiri olmadan bir insan, kendini aşabilir mi? Kendini aşamayan tekâmül edebilir mi? Tekâmül yolunu bulmayan, başkalarına yardımcı ve etkili olabilir mi? Birbirini tahribe çalışan insanların zulümden yakınmaya hakları olabilir mi? “Siz kendi kendinize zulmedersiniz” denmiyor mu mukaddes Kitabımızda. İşte ediyoruz. Kendi kendimizin hem zâlimi, hem mazlumuyuz.“Müslümanım!” demesine rağmen yapıyor. Bu ne tür bir nasipsizlik? İnsan için bu ne çetin bir imtihan? “Melekten üstün, hayvandan aşağı” denilmiş. İki ucu açık. Dindar olmaya çalışırken gurura, bencilliğe, nefrete, zulme, sevgisizliğe sürüklenenler de var. Bazı insani çöküşler, hayvanda bile görülmez, bazı insani yükselişlere ise melekler bile erişemez. Hikmet özde, ruhta, dengede ve ölçüde. Kabukta, surette değil. Tekâmülün, gelişmenin hikmeti de burada. Kalplerle akıllar, düşüncelerle inanışlar, ruhlarla iradeler, dünle bugün, bugünle yarın arasında kavga var! Bu kavganın silahları: “Nefs-şeytan” ve “ifrat-tefrit”. Böyle bir kavganın kime ne faydası var? İtidale muhtaç ruhların, özlerin, soluk alamaz hale gelmesi neyle izah edilebilir?

Günümüzde müşahede ettiğimiz husus, din ve dindarlık konusunda dindar çevrelerde yaşanmakta olan ihmal ve abartıdır. Aslında ihmal de “kayıtsızlıkta aşırılık” sayılır. İçi boşaltılmış bir dindarlık olmaz/olamaz. Dindarlık, ‘dinde olanı yaşamak’tır. Müslümanlar, dinin belirlediği ilkelere ve koyduğu sınırlara uymak yerine, birtakım keyfi yorumlar ve abartılı eylemlerle kendi inanç ve duruşlarını dinin sınırları dışına taşımakta seküler çevrelerle birleşmektedir. Kemalist çizgide hareket etmeler, senelerce din düşmanlığı yapanlarla birliktelikler, İslâm’ı hayat tarzı olarak kabul etmeyenlerle ortak hareketler, dinî ölçülere göre yaşamayıp hayat tarzını din haline getirenlerden hiç rahatsız olmamalar, hesabı en zor verilecek amellerdir. Müslümanlar bu hassasiyeti kaybettiler. 

Herhalde (başta kendimiz) hemen herkese şu dâvetin yapılması gerekiyor. Bildiklerimizle, okuduklarımızla, dinlediklerimizle amel etmek, uygulamak, pratiğe dönüştürmek! 

Toplumun geniş İslâmî kesimlerinin tek terdi, daha fazla kazanmak, daha lüks bir hayat sürmek, daha fazla tüketmek. Daha fazla tükettikçe, daha lüks tüketim maddelerine “saldırdıkça”, daha fazla tükendiklerini göremiyorlar: Bu ülkenin varlık sebebi ve emin bir geleceğe yürüyebilmesinin yegâne temeli olan İslâmî inşa ilkelerini hızla terk ediyorlar. Bu dönüşü düşünmeden terk ediş, kendi değerlerinden uzaklaşma; süratle, açgözlülükle, pespaye şekillerde sekülerleşiyorlar. Dini; hayatın dışına çekip, vicdanlarda teori olarak bırakan yapının rağbet görmesini de kabulleniyorlar. Bu kabulleniş kimliğini, kişiliğini, aidiyetini unutturup Mü’mini şahsiyetsiz hale sokuyor. Bu yapı, ülkenin tehlikeli bir sosyolojik, siyasî, zihnî, etnik parçalanmanın, ayrışmanın, husûmetin, çözülmenin, yozlaşmanın eşiğine sürüklenişinin kurumlaşması felaketine götürüyor. Biz, değişmemesi gerekeni değiştirdik, değişmesi gerekeni de değiştiremedik. Bizde birbirine kaynaşmış, dini ve kültürü, geçmişi ve ideali aynı, ırk ve dil itibariyle de bir hayli karışmış/kaynaşmış bir milleti sun’î olarak ayıracak, bölecek, parçalayacak yabancıların propaganda ve telkinlerine kandık ve dünyanın en medeni, en insani, en ideal toplumunu (ki insanlık henüz ona ulaşamadı ve kolay kolay ulaşamayacak) dağıttık. Çözümü kendi medeniyet çevremizde aramadık. Başkalarının medeniyetlerinden kurtuluş umduk.

Peygamberimiz zamanında evrensel sistem nasıl getirilmişse, dört halife devrinde bu sistem nasıl devam ettirilmişse, Emeviler zamanında, bir yandan Büyük Okyanus’a, bir yandan da Maveraünnehir’e kadar nasıl uzatılmışsa, Abbasiler devrinde adeta dünyaya sulh ve sükûnun modeli, kalite medeniyetinin örneği nasıl verilmişse, Endülüs Medeniyeti yeryüzünün bir eşini görmediği bir örneğin gerçekleşmesi nasıl olmuşsa, Selçukiler o zarif, mimarilerinden de anlaşıldığı gibi aynı ruh ve duyarlılığı nasıl sürdürmüş ve Haçlılar karşısında aşılmaz bir set oluşturacak maddi ve manevi bir muhafızlığa sahibi olmuşlarsa, nasıl Osmanlılar dünyanın ortasında adeta dünya devletini kurmuş ve altı yüz yıl şan ve şerefle yaşatmışlarsa, biz, bu çağın Müslümanları da, aynen onlar gibi, bir çıkış yolu bulmak zorundayız. Üstad Sezai Karakoç’un ifadesiyle dirilişimizi başlatmak için bir an bile kaybetmemek, dünyadaki Müslümanları bir birlik etrafında toplamak borcundayız. Var olmak ya da yok olmak, bu borcun yerine getirilmesine bağlı. Bunun için gerekli değişmeyi, iç değişmeyi mutlaka değiştirmeliyiz. Bu da, ilkelerimizi yeniden gözden geçirip onlara sıkı sıkıya bağlanmamızla başlayacaktır. Daha sonra da yitirdiğimiz disiplinimizi yeniden kazanmalıyız. Bu disiplin her şeyden önce, iç disiplini, ruh disiplini, ahlak disiplinidir. Dıştan veya üstten empoze edilen bir zorlayış değil. Değişen hal ve şartlara göre strateji takip edip, eylem ve icraattan önce fikrî-zihnî-ruhî-mânevî tarafını teçhiz edecek. Ailesine, çoluk-çocuğuna zaman ayıracak, sosyal ve kültürel faaliyetlere kafa yorup müdahil olmalı/olacak. Gerekirse hayatı durduracak olanların olmaması için! 

Peygamberimizin, ümmetini kıyamette Allah’a şikâyet ettiği tek konu, “Ümmetin Kur’an’ı mehcur bırakma” konusudur. Ayetteki “mehcûr” bırakma, “hiç bilmeme, yabancı kalma, tamamen terk etme” değildir. Elinin altında olduğu halde faydalanmama, ulaşabileceği halde “ulaşmama” anlamını ihsas eder. İlimden uzak dindarlık yerleşti. Dindarlığın temeli Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Seniyyedir. Hissi dindarlık, genelde örfî, zahmetsiz dindarlıktır. İlimsiz, irfansız dindarlık da olur mu?” sorusunun cevabı; bu dindarlığın, insanımızı, nereye götürdüğünü görmektir. Asıl problem burada! 

Dini/Kur’an’ı öğrenme gayreti göstermeyen, onunla amel etmeye çalışmayan, mânâsı üzerinde düşünmeyen, kafa yormayan, olayların peşinden sürüklediği Müslümanlar toplumda derin yaralar açarlar. Bu durumda tefrikadan kaçınmalı, birlik ve beraberliğin getireceği huzur ve sükunu arzu etmelidir. İslam toplumunun birliği ve beraberliği her şeyden önemlidir. Toplumu koruyan Allah, toplumun huzurunu bozmaya çalışan ise şeytandır. Bu sebeple herkes içinde yaşadığı toplumun huzurunu korumaya çalışmalıdır. Bir de Müslümanlar Allah’a ve Resulüne itaat etmeli ve birbiriyle çekişmemelidir; yoksa korkuya kapılır, güçlerini kaybederler. Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşen Müslümanların, çözümü Allah’a ve Peygambere, yani Kur’an’a ve Sünnet’e bırakmaları gerekir. Rabbim! Hepimizi nefsin elinde oyuncak olmaktan muhafaza buyursun.

  • ÖmerÖmer17 gün önce
    Amin