THY- Euroleague

Cinnet toplumunun figüranı olmayalım!Mesele yılbaşı değil, kimlik kişilik meselesi

30 Aralık 2017 Cumartesi

Peygamber Efendimizin, bir Müslümanın hiç kimseye benzemeyeceği ve bir müslümanın taklit eden olmayacağını “Kim bir kavme benzerse, onlardandır” hadisiyle beyan etmesi, şuurlu Müslümanları teyakkuza sevk etmiştir. ‘Aman ha dikkat edin, Yılbaşı ve Noel kutlamalarından uzak durun, Hıristiyanlara benzemeyin!’ yalvarışlarını, çırpınışlarını, Müslümanların sergilediği savunmacı tavrı da (bu manada) anlayışla karşılamak gerekiyor.

 Her “yılbaşı” öncesi ve sonrası; bize dayatılan, empoze edilen bir hayata direnen ve sürünenleriyle hep münakaşa konusu olmuştur. 

Aynı filmi tekrar tekrar seyrediyoruz her yıl başı arefesinde. Yine tam bir “cinnet toplumu” manzarasına katlanıyoruz. Vahşetin-dehşetin-tehlikenin adı yine “uygarlık-çağdaşlık-modernlik” olarak önümüze konuyor. Kültürden, inançtan, düşünceden kaçanlar, “yılbaşı” şemsiyesi altında toplanıyor. Eğlence, içki, kumar, çılgınlık, her türlü rezalet “yılbaşı” adına yapılıyor. Beyinler uyuştu, ruhlar iğdiş edildi, ne yaptığını bilemeyen komada bir insanlık dramı yaşanıyor! Rehabilite edilmesi gereken hasta bir toplum fotoğrafına hazırlık yapılıyor âdeta… Toplum, ‘cinnet toplumu’ haline getiriliyor. Taklit edenin, edilenden daha beter duruma düşüşünün resmi bu. Hiçbir şuurlu direnç göstermeden yapılanları kabulleniş, teslim oluş. Rezilleşme özgürlüğü! Kendi kendinin hem zalimi, hem mazlumu olan bir toplum. Bu hali görünce de ‘hiçbir şey insan kadar yükselemiyor, onun kadar da alçalamıyor. Bazı insani çöküşler, hayvanda bile görülmüyor, bazı insani yükselişlere melekler bile erişemiyor’ diyorsunuz kendi kendinize. 

TV-bilgisayar-internet-futbol-magazin ağı insanımızı abluka altına aldı. Bunu yılbaşı vesilesiyle daha net görebiliyoruz. Kimlik bunalımımız, “varlık bunalımı”na dönüştü. Halbuki bir yılın tamamlanması, insanı ‘nefis muhasebesi’ne sevk etmeliydi. Ömrümden bir yıl daha gitti. Ne yaptım bu yılda, neler başıma geldi, kimler öldü, kimler kaldı? Hastalıklar, kazalar, belalar, sıkıntılar… Varlık soruları sormalıydı insanlar. Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum? Bu hayatın mânâsı ne? O mânâya uygun yaşıyor muyum? Sorumluluğumun idraki içinde miyim? 

Işıltılı-pırıltılı neonların, süslerin arkasında, temelinde fikri-zihni sıkıntı var. Mesele kimlik, kişilik, şahsiyet meselesi. Milletin bünyesine uymayan inkılaplar, masa başı insan mühendislikleri, jakoben uygulamalar, zulümler, işkenceler, idamlar... Kılık-kıyafetten, oturup kalkmaya, yiyip-içmeden ev döşemesine varıncaya kadar taklit edilen, dayatılan batıcı hayat tarzı. Bunlara aydınlarımızın halktan kopuk, fildişi kulede yaşayışını da ekleyebilirsiniz. Sakin düşünemiyoruz, normalleşemiyoruz. Peşin hükümlerden, ideolojik bakışlardan, “ne derler?” baskılarından kurtulamıyoruz? Makul, mutedil, ölçülü ve dengeli bir bakışla meseleleri izaha yanaşmıyoruz. Normal bir insan ‘yılbaşı rezaletleri’ni savunabilir, normal karşılayabilir, hazırlık safhalarındaki insanımızın halini tabii bulabilir mi? Meselâ düğünlere, derneklere, cenaze törenlerine gönderilen çelenklerin faydasını-zararını-israfını konuşabiliyor muyuz? Mesela “şapka”nın kanunu mu olur? Olmadığı için de kanuna rağmen takan var mı? Bunun için insanlar mı yargılanır, asılır? Kıyafet, rejim meselesi haline mi getirilir? Kurulan mahkemeler, adalet mi dağıtır yoksa aldıkları emirleri acımasızca yerine getiren ‘cübbeli militan’ların işgal ettiği zulüm tetikçileri midir? Mesela, balolar, danslar, güzellik yarışmaları, televizyonlardaki kutsal tanımayan eğlence programları vs. İnançlı insanların bu yapılanlara direnişi. Bazen içine kapanıp sessiz, sakin ağlayışı, bazen de bireysel-toplumsal ve devlet saldırılarına karşı “sosyal birliktelik” arayışları... Cemaat, vakıf, dernek marifetiyle mukavemet göstermeye çalışıp kaygan zeminde ayakta durmaya çalışmalar... İmanlarından kaynaklanan hassasiyetlerini, temkin, tedbir ve ihtiyat içinde hareket etmelerini “demokrasi kültürü” almış herkesin anlayış, sevgi ve saygıyla karşılama beklentileri... 

Sonuçta bu millet, bünyeye uymayanı kabullenemedi. Meselâ medeniliğin simgesi gibi görülen kravata bile “medeniyet yuları” demedi mi? Küreselleşme-yozlaşma-dünyevîleşmeyle herkesi aynı yapmaya çalışan dünyada farklı olma, özüne-kendine dönme mücadelesi vermedi mi? Bir ayrıcalık bir güzellik sergilemeye çalışmadı mı? Şahsiyetli olmayı sürü olmaya tercih etmedi mi? 

Bazı yazarlarımızın, sanatkârlarımızın, müzisyenlerimizin kendisine mahsus kıyafetleri, meşhur tarihçimizin (ki resmî tarihi paçavraya çevirmiştir) fesli bastonlu yürüyüşü, kimlik meselesinde hassasiyet gösteren hocalarımızın yakasız gömleği tercihleri, bazı cemaat mensuplarının sarık cübbe giyimindeki ısrarı, eski İstanbul beyefendilerinin klasik elbise-gömlek-kravat üçlüsünü benimsemeleri, vs. Hep kimlik-kişilik-şahsiyet görüntüsüne (mesajına) duyulan hasret ve ihtiyacın tezahürü değil mi? Bunlar özgüven arayışının yansıması olarak kabul edilemez mi? 

Ben de lisede talebeliğim döneminde, kışın paltomun üzerine başıma kalpak giyiyordum. Kalpak, paltomun “mütemmim cüzü” gibiydi. Türk Dünyası’ndan ısmarladığım bazı kıyafetleri de hâlâ saklarım. Hacda giydiğim beyaz uzun entarimin, onunla kıldığım namazlarımın hayatımda ve hafızamda çağrıştırdığı yeri ayrıdır. 

Peygamberimiz niçin Medine’de saçlarını ikiye ayırmış ve bunu teşvik etmişti? Mekke’de bunun aksini yapıp saçlarını yana ayırmıştı? Medine’de saçlar, hakim kültürün temsilcileri olan Yahudi’lerin saç modellerinden farklı, Mekke müşriklerinin saç modellerinden farklıydı. Burada ortak gaye, Peygamberimizin Müslümanlarla gayrimüslimlerin birlikte yaşadığı toplumda “kimlik bilinci” geliştirmesiydi. Kendi değerlerine güveni olan her toplumda olduğu gibi, yeni oluşturduğu Müslüman toplumun üyelerinin birbirini tanıyacağı “kültür kodları”nı tespit etmekti. Kimlik kaybının önüne geçmek, şahsiyeti korumaktı. Bu ve benzeri uygulama, itina, dikkat ve hassasiyet, Müslüman toplumun “taklitçi” bir toplum olmaması gerektiği sonucundandı. Mesele, etki/tepki basitliğinden değil! Mesele yılbaşı değil, kimlik kişilik meselesi. Kendi değerlerimizden uzaklaşma davetlerine koşarsak, ikaz sarsıntılarını beşik sallantısı gibi kabullenirsek, uyanmama inadını her şeye rağmen sürdürmekten vazgeçmezsek; daha çok ‘yılbaşı faciaları’ yaşarız. Son demde şu soruyu soralım: Eğlencesiz bir yılbaşı düşünemez miyiz?  

 

YORUM YAZ