Bir âyet ve bir hadis ışığında düşünmek

27 Ocak 2018 Cumartesi

Rabbimiz Âli İmran Sûresi 134. Âyette (mealen) buyuruyorlar ki:

“İlâhî emirlere yapışanlar, bollukta da, darlıkta da, sevinçli zamanlarında ve kederli anlarda da, refah günlerinde ve ekonomik darboğazlardan geçerken de, Allah için, karşılık gözetmeden, gönüllü infak ederler, (harcayanlardır) öfkelerini yutanlardır, (kontrol altında tutarlar) ve insanları affedenlerdir. (insanların hatalarını bağışlarlar) Allah iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idarecileri ve müslümanları sever.”  

“Onlar ki bollukta ve darlıkta infak ederler. (Allah için harcarlar) Öfkelerini yutarlar (kontrol altında tutarlar) ve insanların hatalarını affederler.(bağışlarlar) Zira Allah, iyilik edenleri(güzel davranışta bulunanları) sever. Yine onlar; utanç verici bir iş yaptıkları yahut kendi kendilerine bir kötülük ettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahları için istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Üstelik onlar, yaptıkları kötülük üzerinde bile bile ısrar da etmezler. [darlıkta veremeyenler varlıkta hiç veremezler. Elinize fazla servet geçince onu faizle çoğaltmayı değil, zekat ve infakla çoğaltmayı düşünün. “Artış” anlamına gelen riba servetin miktarını arttırır fakat ruhunu öldürür. Diri servet sahibini taşırken, ölü serveti sahibi taşır. Yine “artma” manasına gelen zekat, görünürde malın miktarını azaltırken, hakikatte bereketini artırır. Bu âyet, İslam’da esas ahlaki vasıflar olarak sayılan “her halükarda cömert olmak, öfkeyi yenmek, insanları bağışlamak, hatasını görerek kabul etmek ve vazgeçmek” gibi özellikler, ancak ihtirasları ve bencil duyguları karşısında mücahede eden üstün ruhların faziletleridir. Günahta ısrar, günah işlemekten daha büyük bir günahtır. Zira bu, günaha aldırmamanın bir sonucudur. Günaha aldırmamak ise, vicdanın kör, imanın pasif oluşunun bir göstergesidir.] 

Bu âyet ile amel ettiğimizde insanlık bugün düştüğü/düşürüldüğü durumdan kurtulur. 

Peygamberimiz, âyette geçen ‘öfke/sinir/asabiyet kontrolü’nü de şu hadisle açıklar.

“Gerçek babayiğit, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.”

Rasûlullah aleyhisselam buyurdular:

“Sadaka sahibinin elinden çıkınca, sâilin eline varmadan önce beş şey söyler: Az idim beni çoğalttın, küçüktüm beni büyüttün, düşmandım beni kendine dost ettin, fani idim baki yaptın. Daha önce sen beni korur iken şimdi ben senin koruyucun oldum.” (İbn Kesîr)

“Mü’min bir sadaka verince Allah ondan razı olur. Cehennem: Ya Rabbi! Bana müsâade et, sana şükür secdesi yapayım. Çünkü Ümmet-i Muhammed’den bir kişi daha azâbımdan âzâd oldu. Ben Muhammed (as) ümmetinden olan birine azâb etmekten hayâ ederim. Bana sâdece sana itâat etmek düşer”, diye nidâ eder.

Her kimin malı var ise, Melik ve Müteâl olan Allah yolunda infâk etsin. Zenginliğine şükretsin. Hiçbir kimsenin istediğini reddetmesin. Hadîs-i şerîfte: “Kendisine ilticâ edenin isteğini reddedenin isteğini Allah reddeder” buyrulmuştur.

Hâlis amel, hiçbir kimsenin övgüsünü beklemeksizin Allah için yapılan ameldir. İhlâs ile yapılan amel ruh üflenmiş cesede benzer ve sevâbı kat kat fazladır.

Mü’min kimliğimiz, Mü’min şahsiyetimiz gerek şahsi, gerek ailevi, gerek sosyal gerekse yaptığımız her işte Allah’tan ve O’nun Rasulü’nden bağımsız yaşamamaktır. Dinimiz, “hayat tarzı”mızda görülmelidir. Yoksa inandığımız gibi yaşamazsak, yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. Allah’a teslim olmayanın teslim olacağı tek kapı, keyfi yargılarının ve içgüdülerinin oluşturduğu arzu ve istekleridir. İslam, insanı sadece Allah’ın kulu olarak görmek ister. Secde, teslimiyetin altına beden diliyle atılan imzadır. Rükû da Allah’tan başkasının huzurunda eğilmemektir. Dünya ve nimetleri, ona bu kutlu görevinde yardımcı olacaktır.

Kendi kendimizin hem zâlimi, hem mazlumuyuz. “Müslümanım!” demesine rağmen iradesini kötüye kullanıyor. Oturup ağlamaz mısınız? Kâfir yapar, yapabilir. Örtmüştür kendi hakikatini ışıktan mahrumdur. “Müslümanım!” diyen nasıl yapar? Özel hitaplara, yakınlıklara mazhar olmasına rağmen, nasıl yapar? Bu ne tür bir nasipsizlik? Bu ne çetin bir imtihan? İnsan için, “Melekten üstün, hayvandan aşağı” denilmiş. Dindar olmaya çalışırken gurura, bencilliğe, nefrete, zulme, sevgisizliğe sürüklenenler de var. Bazı insani çöküşler, hayvanda bile görülmez, bazı insani yükselişlere ise melekler bile erişemez. 

Hikmet özde, ruhta, dengede, ölçüde. Kabukta, surette değil. Tekâmülün, gelişmenin hikmeti de burada. Bir tek âyet veya hadisle amel dahi bizi kavgadan, tartışmadan, insan ilişkilerimizde düşülen hataların vahim sonuçlarından bizleri kurtarır. Huzur, sükûn içinde bir hayat yaşamamızı sağlar. Bildiklerimizle, okuduklarımızla, dinlediklerimizle amel etmek. Uygulamak, pratiğe dönüştürmek. 

İşte bütün mesele…

 

YORUM YAZ

  • sabansaban24 gün önce
    Siyaset ve dünyeviliğin kalbimizde ruhumuzda latifelerimizde açtığı menfi yaralara bu tarz yazılar bir ilac mesabesinde. . Allah razı olsun hocam. Çok hoş bir yazı olmuş.istifade ettim elhamdulillah. .bu yazıların adedi çoğalmalı..