2019 Seçimlerine hazırlanan siyasilerin dikkatine!(2)

10 Eylül 2017 Pazar

Hz. Ebubekir’in aile hayatı da son derece nezih ve temiz idi. Evi her zaman misafirlere açıktı. Suffeliler her gün oraya gider ve her türlü misafirperverliği görürlerdi. Hz. Ebubekir ise son derece sade yaşar, geçimini ticaretle temin ederdi.  

Hz. Ömer yaralanıp da ölümünün yakınlaştığını hissedince oğluna şunları söyledi: “Beytülmalden seksen bin dirhem istikraz (Borç)ettim. Çocuklarımın emvalinden tediye olunsun. Bu kâfi gelmezse, bakıyyeyi Hattab ailesi tediye eylesin.”  

Sade yaşarlardı. Dünyaya katiyyen meyletmezlerdi. Adalet sahibi idiler. Çünkü Rasulullah’ın tebliği ve sünneti böyle idi. Menkıbeleri, hikmetli sözleri anlatmakla bitmez. Birkaçını hulasaten zikretmek dahi aradığımız manaların tesbiti için kâfidir. Peki daha sonra ne olmuştur?

 Hz. Ali’nin bir sözünü daha hatırlamanın tam yeri: “Zaman ikidir ya sana yâr olur, ya aleyhine döner. Yâr oldu mu, aldanıp gaflete düşme, aleyhine döndü mü dayan.” 

Dün gaflete düşmemeyi bilememişiz, bugün dayanmayı beceremiyoruz.

   Devamlı gayret içinde bulunacağız. Bir günümüz bir günümüze eşit olmayacak. Bilgiye, tefekküre, ilme önem vereceğiz. Ya öğreten olacağız, ya öğreten. İstikamet, gayret, istişare, itidal, yardımlaşma, birlik ve beraberlik vs. Tekâmül esaslarından asla ayrılmayacağız. Bu dünyada, başımıza gelen musibetler, hâlimize göre, ya cezadır, ya kefarettir, ya da mükâfattır. İslam, siyasette piramidik bir modele dönüştürüldü ve namazdaki gibi ‘saf modeli’ yerini üsttekilerin ayağını alttakilerin başı üzerinde durduğu “piramit modeline” bıraktı. Müslümanlar, ahlakî hedefleri olan bir gelecek tasarımı yerine dünyevileşmeyi koydular. Bu iki alandaki çözülme, dini alanda da gerçekleşti ve din “Hıristiyanlaşma” “Ruhsuzlaşmaya” maruz kaldı. Bugün Müslümanların hayallerini “iktidar” ve “güç” süslemektedir. İlkelerin kaybolduğu, ilkelerin olgulara feda edildiği, dünyevi maslahatın uhrevi maslahata üstün geldiği bir zemin. Uhud’da ganimetlerin sahipsiz kaldığını gören okçular gibi abanıverdiler üzerine. Mevzilerini, siperlerini terk ettiler. Ve tabi siperlerini terk eden okçular ganimeti de elde edemediler; çünkü savaşı kaybettiler. Hepsinden kötüsü, kendilerini kaybettiler. Şahsiyeti imaja feda ettik. İmajla yetiniyoruz. İnsan olmadan Müslüman olmanın yollarını arıyoruz. Ortada şahsiyet yokken, şahsiyetsiz kadrolarınız, o kadrolarla oluşturduğunuz kurumlarınız varsa, işiniz zor demektir. Onun için de; birçok noktada tabiri caizse çoğalıyoruz. İddialı çıktığımız birçok alanda elâleme gülünç oluyoruz. Düşmanımıza olan nefretimizin içi boş. Çünkü onu dengeleyecek olan, dostunuza olan derin muhabbetinizdir. O olmayınca, nefretimizin ne kadarı düşmanımıza karşı duyduğumuz hayranlıktan kaynaklanmaktadır, o belli değil. Vardığınız noktada, düşmanımızın çok kötü bir kopyası olmayacağımızı kimse garanti edemez.

Siyasetin hangi kademe ve yapısında olursak olalım, hangi hayat tarzını benimsemiş bulunursak bulunalım; kendi değerlerimizi unutan yahut ihmal eden bir yapının (hangi mülahaza ile olursa olsun) müdafii olamayız. 

İslam, aslî hayatın ta kendisidir ve öyle yaşanmalıdır. Nefes nasibinin bir zerresini dahi ziyan etmeyen bir heyecanla, dolu-dolu yaşanmalıdır. İslam, hayatın yaması olmamalı. Hıristiyanlık gibi, zulmet sürüklenişinin ardından gelip onun pisliklerini temizleme durumunda bırakılmamalı. Kendi dinini bilmeyenden, o yolla hakikatin bütünlüğüne yönelik bakış açıları oluşturamayandan, dünyanın hiçbir yerinde “aydın” olmaz, “düşünen adam” olmaz, “yetişmiş adam” olmaz. 

Konuşulması gerektiği halde konuşulmayan çok mesele var. İçinde yaşıyoruz, sıkıntısını çekiyoruz, ancak konuşup yazamıyoruz. Engelleyici sebep, alışkanlıklarımızdan, yanlış anlayış ve düşüncelerimizden kaynaklanıyor. Bütün meselelerimizi cesaretle, ilim ve tefekkür zeminine bütün açıklığı ile götürmeden, usul şartlarına tam riayetle serbestçe konuşup yazmadan zaruretleri aşamayız. Yol gösterici, ufuk açıcı, yön verici olmak vazifesini hakkıyla ifa edemeyiz. Yeni bir tahammül ve cesaret çığırı açmalıyız. İlmi-fikri sahada yeni bir tefekkür hamleciliği başlatmalıyız. Bunu başaramazsak; yoğunlaşmanın, biriken dertlerin önünü açamayız. Kendi hasretimiz, kendi ruhumuzu bunalıma düşürmeye başlar. Aynı mecrada buluşan besleyici nehir kolları gibi, bir izahlar manzumesi halinde bütünleşip her türlü tıkacı fırlatıp atan gürül gürül bir akışın sıhhat şartlarını tesise mecburuz.

İslam, bütün zamanların ve mekanların hakikatidir. “Evrensel” tâbiri yetmez. Bir tarih dönemi gösterilemez ki “İslam’sız” izah edilebilsin. Bir değişim gösterilemeyecektir ki “İslam’sız” izah olunabilsin. Münasebetin mahiyeti çok farklı olabilir. Ancak doğru izahın ışığı hep aynı yerden gelmiştir. Öyle de gelecektir. İslam’dan uzaklaşmaların ve yakınlaşmaların çok yönlü bir haritasını çıkarınız, insanlığın medeniyet atlasını elde edersiniz. Şunu iyi bilmeliyiz ki; dolaylı-dolaysız hakikatin bütünlüğüne bağlanmayan ve ondan nasip almayan hiçbir fikir insanları tatmin edemez. Huzur veremez, geçici teselliler ve yardımlar dahi sunamaz. Bu şuurdan ve bu istikametten yükselecek mesajları bekliyor dünya, insanlık, acılar, hasretler, tezatlar içinde kıvranıyor. Sesli ve sessiz çığlıklar içinde. 

Müslümanlar İslam’ı kimden öğrenmişlerse onun İslam anlayışını tevarüs ediyorlar. Bugünkü İslam anlayışının hemen birçok rengi, İslam’ın ana renginden az ya da çok farklılıklar içeriyor. Eğer Peygamber Efendimiz kabrinden kalkıp gelebilseydi, sanırın günümüzde “Ben Müslümanım” diyen birçoklarını İslam’a davet ederdi. Bugünü yaşarken, dünü hatırlayıp yarını düşünen bir hassasiyet içinde bulunmazsak; sadece sürükleniriz. Yaşadığımız hayatı şekillendiremeyiz. Yönlendirme gücü, hep belli mihrakların tekelinde kalır. Meselâ devamlı olarak “dış güçler”den bahsederiz. Fakat bu bahsedişlerde, kendi iç durumumuzun dışla irtibatlı olmayan ve bize mahsus bulunan yanlışlar üzerinde pek durmayız. Diyelim ki bir iktidarı şu veya bu sebeple tutuyoruz yahut reddediyoruz. Acaba tenkitlerimizdeki veya reddiyelerimizdeki muhteva nedir? “Samimidir, yahut samimiyetsizdir, onun döneminde şunlar oldu, bunlar oldu” türünden yaklaşımlar, arkası gelmezse önem taşımaz. Daha derinlere inmeliyiz. O iktidarın Millî Eğitim politikası nedir? İktisat politikası nedir? Dünya görüşü nedir? İnsan, millet, siyaset anlayışı nedir? Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerine bakışı nedir? Fikrî temeli, stratejisi, uygulama programları nedir? Kural bellidir: Aynı sebepler aynı neticeleri verir. İsimlerin değişmesi bu hakikati değiştirmez.

Meselemiz önce mânevidir, ahlakidir. Sistem-mistem sonraki iş. İnsan çürüyor ise, çürümüş ise; sistem ne yapacak? İyi sistemin ruhu, insanın ruhuyla yaşar. O yok ise; her şey biçimden sözden, boş kalıplardan ibaret kalır. Tersi de doğrudur. En kötü sistem içinde bile imanlı- şuurlu insanların yapabileceği çok şey vardır. Ve o şeyler yapıldıkça sistematik iyileşme de kendiliğinden gelir.

 

  • CahilCahil2 ay önce
    Fetö gibi bir örgüt kendine ölümüne elaman yetiştirebiliuorsa sorunun insan değil, eğtim olduğunu görürüz buda okulda başlıyor. Toplumumun değer yargılarıyle çatışan müfredatlar toplumu bu hale getiriyor. Batı zihniyetli fikirler bizi batıl insanlar yaptı. Özümümüze dönüp islam ahlakıyle yorulmuş bir müfredat bizi farklı yerlere taşıyacaktır. Osmanlının yıkılmasında dahi bu batılı sistem okullarının yesiri vardır