İnsanlar Tarağın Dişleri Gibi Eşit Olamazlar

01 Aralık 2017 Cuma

Sınıfsız toplum veya tam eşitlik, Marksizm’in kurucusu Karl Marks tarafından çok kullanılmış adeta bir doktrin haline getirilmiştir. Fakat insanın doğası gereği bu mümkün değildir. Eşitlik ancak hukuk önünde olabilir. Aksi takdirde eşitlik dediğiniz şey çalışan, emek veren, gayretli insanlar için büyük bir haksızlıktır.

Mutlak müsavat (tam eşitlik) sözleri kulağa hoş gelse gerek Fransız Devriminden beri çok kullanılagelmiştir. Lakin Batı dünyası bu söze ciddi eleştiri getirememiş büyük haksızlıkların doğmasına sebep olmuşlardır. Kapitalizm eleştirisi yapılırken bu eşitlik edebiyatını yapan yazarlar “sosyalizmi” veya onun ardılı olan “Marksizm’i” savunmayı kendilerine bir borç olarak görmüşlerdir.

Kapitalizm’in bir gün çökeceğini ve insanların bu modern kölelikten kurtulacağını Bediüzzaman da öngörmüştü. Fakat Marks’ın sınıfsız toplumunun aksine “malikiyet ve serbestiyet devrinin” geleceğini söylemiştir.

Ecir yani “ücretli dönem” adını verdiği kapitalizmde; suiistimallerin o derece aşırı seviyelere vardığını “bir sermayedar, kendi yerinde oturup, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir biçare amele (işçi veya ücretli) sabahtan akşama kadar, tahtelarz (yeraltında) madenlerde çalışıp kut-i lâyemut (ölmeyecek kadar) derecesinde on kuruşluk bir ücret kazanıyor” şeklinde örnek vererek izah etmiştir.

“Beşer (insanlık) edvarda (eski devirlerde) esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor” diyen Bediüzzaman’a, kulak verildiği takdirde güncel sorunlara makul cevaplar verilebilecektir. Örneğin Lemalar isimli kitabının 22 bölümünde Bediüzzaman; insanlığın yaratılış hikmetinin müsâvât-ı mutlaka (tam bir eşitlik) kanununa aykırı olduğunu ifade ederek, insanın duygularına ve kuvvelerine bir sınır konulmadığını, serbest bırakıldığını, bu sayede binler nevîleri sümbül verdiğini söylemiştir.

Sadece müsâvât-ı hukuk mesleğini yani hukuk önünde eşit olunması gerektiğini savunan Bediüzzaman, Marksistlerin öngördüğü sınıfsız toplum anlayışının yaratılış kanunlarına aykırı olduğunu Risale-i Nur Külliyatı’nın muhtelif yerlerinde izah eder.

Vakti zamanında Cumhuriyet kanunlarının eşitlik esasına dayandığı iddiasıyla Bediüzzaman Said Nursi’ye hücum edilmiş  özetle “hocalık” unvanını çok görmüşlerdir. Şöyle itiraz ederler:

“Şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfuzunu icra etmek, müsavat esasına istinad eden cumhuriyetin bir düsturuna münâfîdir. Sen neden vazifesiz olduğun halde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfuruşane bir vaziyet takınıyorsun?” diye mahkemelerde kendisine sorarlar. Bediüzzaman ise şu cevabı verir:

“Kanunu tatbik edenler evvelâ kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünki bu müsavat-ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim: Ne vakit bir nefer, bir müşîrin (mareşalin) makam-ı içtimaîsine çıkarsa ve milletin o müşîre karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirak ederse.. ve onun gibi, o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyahût o müşîr, o nefer gibi âdîleşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa.. ve o müşîrin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa.. hem eğer, en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harb reisi, en aptal bir neferle teveccüh-ü ammede ve hürmet ve muhabbette müsavata girerse; o vakit sizin bu müsavat kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz: "Kendine hoca deme! Hürmeti kabul etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!"

Yine sorarlar: “Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu vakte mahsustur ve vazifedarlara hastır. Sen vazifesiz bir adamsın; vazifedarlar gibi milletin hürmetini kabul edemezsin!”

Cevabında: “Eğer insan yalnız bir cesedden ibaret olsa.. ve insan dünyada lâyemûtâne (sonsuza kadar) daimî kalsa.. ve kabir kapısı kapansa.. ve ölüm öldürülse.. o vakit vazife yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsus kalırsa; sözünüzde dahi bir mânâ olurdu. Fakat madem insan yalnız cesedden ibaret değil. Cesedi beslemek için; kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imha edilmez. Onlar da idare ister.

Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim meselesidir. Elbette milletin itaat ve hürmetine istinad eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine ait içtimaî ve siyasî ve askerî vazifelere münhasır değildir. Evet, yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi, ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkâriyle ve her gün “el mevtü Hakkun” (Ölüm haktır) davasını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şahidin şehadetini tekzib ve inkâr etmekle olur.

Madem mânevî hâcât-ı zaruriyeye (zaruri ihtiyaçlara) istinad eden mânevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümatında kalbin cep feneri ve saadet-i ebediyenin anahtarı olan imandır ve imanın ders ve takviyesidir. Elbette o vazifeyi gören ehl-i marifet herhalde küfran-ı nimet suretinde kendine edilen nimet-i İlâhiyyeyi ve fazilet-i imaniyeyi hiçe sayıp, sefihler ve fâsıkların makamına sukut etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid'alariyle, sefahetleriyle bulaştırmıyacaktır!.. İşte beğenmediğiniz ve müsavatsızlık zannettiğiniz inziva bunun içindir.

İşte bu hakikatla beraber, beni işkence ile taciz eden sizin gibi enaniyette ve bu kanun-u müsavatı kırmakta firavunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünki mütekebbirlere karşı tevazu, tezellül zannedildiğinden, tevazu etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf ve mütevazı ve âdil kısmına derim ki: "Ben felillahilhamd kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirane bir makam-ı ihtiram istemek, belki her vakit nihayetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfar ile teselli bulup, halklardan ihtiram değil, dua istiyorum. Hem zannederim benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar. Yalnız bu kadar var ki: Kur'an-ı Hakîm'in hizmeti esnasında ve hakaik-i îmaniyenin dersi vaktinde o hakaik hesabına ve Kur'an şerefine o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar-ı ilmiyeyi ders vaktinde muhafaza edip, başımı ehl-i dalâlete eğmemek için, o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl-i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki, bu noktalara karşı çıkabilsin!”

Özetlemek gerekirse; mutlak müsavat yani tam bir eşitliğin mümkün olamayacağını Mareşal ile rütbesiz asker arasındaki farkı çarpıcı bir şekilde örnek göstererek ispatlayan Bediüzzaman, kendisine karşı gösterilen ilgi ve alakayı kıskanmamak gerektiğini ayrıca yukarıda izah edildiği üzere ifade eder.

Evet, dünyamız yeni bir çağın sancılarını yaşıyor. İnsanlar vahşet ve bedeviyet, kölelik, esirlik ve ecirlik (ücretlilik) dönemlerini yaşamış, son olarak malikiyet ve serbestlik asrına gelmiştir. Bundan sonra kartlar yeniden açılacak, ekonomik ve sosyal politikalar yeniden değerlendirilecektir.

Mutlak müsavat diyerek ortaya çıkan Sovyetler Birliği ve Kızıl Çin örnekleri insanlara mutluluk getirmemiş, kan ve kavgadan başka insanlığa bir şey bırakmamıştır. Kâğıt üstünde komünist olmasına rağmen Çin, kapitalizmin en vahşi şeklini uygulamakta, kendi çalışanlarını ucuz emek ile sömürmektedir. Rusya, komünizmi yıllar önce parçalanma pahasına zaten bırakmıştı.

Sonuçta tam bir eşitliğin mümkün olmadığı buna mukabil "hukuk önünde eşitliğin" kabul edilebileceği ortaya çıkmıştır. Sosyalist ve Marksistlerin bu duruma alışması için bir müddet zamana daha ihtiyacımız olduğu anlaşılıyor, vesselam...

  • İhsan Hocaİhsan Hoca1 ay önce
    Yeni Akit Gazetesi’nin Sayın Yazarları; yardımcı doçentlerin uğradıkları yabancı dilin baraj yapılma adaletsizliğini günlerce sizlere yazdım; üstelik bıktırasıya yazdım; üstelik yazılarınıza yorum yapmadan direşken bir tavırla sadece kendi konumu işledim; siz değerli yazarlar, bıkmadan, usanmadan, yüksünmeden, erinmeden aynı temalı yorumlarımı değerli sayfalarınıza taşıdınız; Allah hepinizi var etsin, her türlü kazadan beladan korusun. Ne var ki, Sayın Cumhurbaşkanının bile, 26 Temmuz 2017’de, yardımcı doçentlerle ilgili söylediği haklı sözlerinin görmezlikten gelindiği, ademe havale edildiği bir vasatta, benim gibi sıradan bir kişinin “…BAŞTA YABANCI DİL OLMAK ÜZERE HİÇBİR ALAN KUTSANMAMALI, HİÇBİR ALAN BARAJ YAPILMAMALI, HER ALANA DEĞER VERİLMELİ, HER ALANA PUAN VERİLMELİ, TOPLAM EŞİT PUANI YAKALAYAN HERKES DOÇENT VE PROFESÖR YAPILMALI…” biçimindeki Hz. Ömer’in adaletini andıran bir talebinin dikkate alınabileceği beklentisine, hatta umsunukluğuna düşülmemeliydi. Ne yazık ki, bu beklentiye düştüm. Hile hurdayla İngilizceden 65 puan alıp, hayatı boyunca 65 kitap bile okumamış olan binlerce insanın doçent, profesör yapıldığı bir ülkede; yabancı dilden aldığımız 55 puanını 65 puana çıkaramadığımız için, 5-10 yabancı dil puanı eksikliğimizden dolayı, yazdığımız onlarca makale ve onlarca baskı yapan kitaplarımıza rağmen, 20-30 yıllık öğretim elemanı hayatımızda mezun ettiğimiz 10 binlerce öğrencimize rağmen; 5-10 yabancı dil puanı eksikliğinden dolayı geri zekalı damgası yiyerek, yardımcı doçentlikten 3600 göstergeyle emekliye mahkum edilme eşiğine gitirildik. İşin fezlekesini arz edeyim: Artık size yardımcı doçentlik mağduriyetiyle ilgili yazı yazıp, bu haklı talebimi dillendirmeyeceğim. Sayın Cumhurbaşkanının haklı emrini duymazlıktan gelen bir yapı, benim gibi boydak bir insanın haklı talebini dinler mi? Dinlemez! Ama, siz, Yeni Akit Gazetesi’nin Sayın Yazarları beni dinlediniz ve günlerce aynı minval üzere olan bıktırıcı ama haklı taleplerimi değerli sayfalarınıza taşıdınız. Bin kere sağolun, varolun. Yaşamla aranıza bir engelin girmemesini diliyorum. Hoşça kalın.