Kabir azabı! (2)

18 Ağustos 2017 Cuma

Kabir azabına işaret eden ayet-i celile ve hadis-i şerifleri sizlerle paylaşmış, kabir hayatı ve azabının gayb alemiyle ilgili olduğunu hatırlatarak gayb aleminin beş duyu, deney ve gözlem aletleriyle algılanamayacağını zikretmiştik. Bugün, kabir azabı vardı -yoktu tarzındaki tartışmaların Müslümanların asıl gündemi olamayacağının altını çizmiştik. Bu hususta Yusuf Suresi 106. Ayet-i celilesinde vurgulandığı gibi ümmetin çoğunluğunun müşrik olarak bir inanç sapkınlığı içindeyken esas meselemizin “şirk ve şirke götüren haller” olması gerekliliği hususunda bazı paylaşımlarda bulunmuştuk. Bununla ilgili olarak yıllar öncesindeki bir tabloyu gözlerimiz önüne seren şu satırlar ne kadar manidardır:

On dört Muharrem gecesinin saat bir buçuğunda bir dost, “Ali Hocayı kaybettik!” dedi telefonda..

Sabah Van’a ulaştığımızda. Ali Hocanın tabutu yirmi beş yıl imamlık yaptığı Nurşin Camii’nin içinde duruyor ve müslümanlar başında Kur’an okuyorlardı..

Molla Ali, Siirt-Van arasında bir dağ kasabası olan Müsküslüydü. Çocukluğundan itibaren bölgedeki medreselerde eğitim görmüş Norşin medresesinde okumuş, birkaç defa birkaç yıllık sürelerle eğitim için Irak’ta bulunmuştu. Daha sonra uzun süre Van’daki Norşin Camii’nde imamlık yapmış ve emekli olmuştur. İsmi Ali Çalım’dır, fakat bölgede Molla Ali, Mela Ali ve Ali Hoca diye bilinir..

Mollalık ve mütefekkirlik kendisinde birleşmiş, aynı zamanda her hal ve tavrından aksiyon fışkırıyordu. Diri ve öfkeli idi. Konuşması sırasında sık sık “Habib-i Hüda” sözü geçerdi..

Sohbetlerinde tevhid ve iman üzerinde çok dururdu. Sık sık “bugün tevhidin anlamı kaybolmuş” diyordu “ Tevhid ve iman özdür, nüvedir bütün semâvi kitapların özü tevhiddir demişti.”

Vaaz ve hutbelerini dinleyenler naklettiler; her defasında konuşmaya başlarken ilk beş dakika tevhidin anlamından bahs edermiş. Günümüz Müslümanlarında en önemli problemli noktalardan biri olarak bunu görüyordu. “Cemaatte küfür ve şirk varken ben abdestten bahsedersem küfre hizmet etmiş olurum” diyordu. Tevhidin  gerçek anlamı anlaşılmış ve hissedilmiş olsa esasta buna dayalı diğer pek çok şey de hal olacaktı. Ona göre, bu bilinmediğinden bugün şirk çok yaygındı. Allah’tan başkasına ubudiyet çok yaygındı. Bugün şirke ve küfrün de yeni şekil ve modaları olduğunu, dini uhrevileştirmenin ve dünyadan ayırmanın da bunun son modası olduğunu söylüyordu..(Mehmet Çağlar,İslam Dergisi’nin 1984 Tarihli 15. Sayısı)

Diğer taraftan Ebu’l-Hasen en-Nedvi (Rh.a.) de çağımız Müslümanlarıyla ilgili şu tesbitte bulunmuştu: “Bu gün Müslümanların baş belası hem de püsküllü belası irtidattır (imanı bozan söz ve davranışların sahibi olarak dinden çıkmış olmalarıdır). Ama ne yazık ki karşılarında Hz. Ebubekir (R.a) yok!’’ 

Bugün şirk ve irtidat kasırga ve hortumları, elde edilen teknik imkanlarla (TV, internet,  akıllı telefon vs. gibi )insanımızın evine, eline, cebine ve koynuna kadar girmişken konumuz kabir azabı mı olmalı? Hem de bunu demagoji üslubuyla yaygın bir kapsam alanına sahip TRT 1’de dini bir programda ele almak ne derece akıl, iz’an ve insafla bağdaşır? Öyle diyor söz konusu konuşmada sayın ilahiyatçı profesör: “Kabir azabı varsa gidip açsınlar bakalım kabirlerde ateş var mı?” Bir gayb alemi gerçeğini fiziki alemde kabir çukurlarında aramak ve aratmak demagojiden başka nedir ki? 

“Başlarını örtmek isteyenler Suudi Arabistan’a gitsin” diyecek kadar firavunlaşmakta ve bunu açığa vurmakta da beis görmeyen döneminin zirve demagogu şayet bu sahneye şahit olsaydı, herhalde bir yandan keyiflenir tebessüm eder, diğer taraftan da “beni de aştılar” diyerek hayıflanırdı. “Kabir azabı varsa kabirlere gidip açıp baksınlar, ateş var mı?” diyerek kabir azabını inkar etmeyi delillendirmeye çalışan zat, bir de “hesaptan, mizandan ve mahkemeden önce azap, adalete aykırıdır.” Sözünü de dayanak olarak kullanmaya yeltenir. Halbuki kitap, hesap, mizan, mahkeme Allah’ın bilmesi için değil şuçluların bilmesi içindir. Yoksa zaten her şey Cenab-ı Hakk için malumdur. Allah (c.c.)’ın bir cennetliği azab etmesi, bir cehennemliğin de kabir hayatını cennet bahçelerinden bir bahçe eylemesi asla söz konusu değildir. İnsanlar bile suçsuzları karakolların nezarethanelerine ve yargının hapishanelerine koymazken; ve zanlıları da karakolların ve hapishanelerin ziyaretçi salonlarında ağırlamazken ve bu adalete uygun olurken Allah (c.c)’ın kabir aleminde suçluya suçlu, masuma da masum muamelesi yapması niye adalete aykırı olsun? Ve bunları “Kur’an eksenli İslam” adına yapmak ne kadar vahim bir durum. Efendimiz’ in mübarek ağzından sadır olmuş hadis-i şerifleri yani sünneti devre dışı bırakmak kafirlerin emellerine hizmet etmekten başka hiçbir işe yaramaz. Siz şu veya bu adına Peygamber Efendimiz’ i zedelerseniz bu inandığınızı iddia ettiğiniz Kur’an’ı da yıpratmak anlamına gelir. Zira bugün Efendimizin mübarek ağzından çıkan hadis-i şerifleri reddedenler yarın O’nun ağzından tebliğ edilen Kur’an-ı Kerim’in ayetlerine karşı da en azından kuşku duyacaklardır. Bu ise imanla bağdaşmaz. Coğrafyamızdaki Müslümanların gündemine yıllar önce “Kur’an’daki İslam’’ sloganıyla bunu taşıyanların ömürlerinin sonundaki aldıkları maddi şekil ve bir TV yayınında bazı Müslümanlara yapılan bir küfür üzerine küfredene bir de “Benim için k..” diyecek kadar ahlaken düştükleri hayasızlık çukuru hepimize ibret olmalı. İlim adamlarımız Belam bin Baura’nın değil, Nebi (a.s)’ın varisleri olmalılar. Mesele uydurma hadislerin İslam’dan ayıklanması ise, ki bu çalışmalar asırlar öncesinden beri vardır. O halde “Kur’an eksenli İslam” demek değil “Vahiy eksenli İslam” sözü meselenin ve gerçeğin özüdür.

Vesselam…

 

  • mhmtmhmt2 ay önce
    İman zayıflığı var hocam. Kabir azabı da var. Ateş düştüğü yeri yakar. Bu yüzden başa gelen bilir. Ateş düştükten sonrada pişmanlık fayda etmez. Cennette var,cehennemde var. İstediğinizi alınız. Allah hidayetten ayırmasın. Allah yar ve yardımcımız olsun.