Evrensel Çarpışma ve Cihad!

08 Eylül 2017 Cuma

Yüce Mevlâmız, Nisâ suresinin 76. Âyet-i celîlesinde; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır” buyurarak bir farklılığa dikkatlerimizi çekmiştir:

Allah yolunda savaşan mü’minler ile bâtıl davâlar uğruna vuruşanlar! Savaşmak, ama niçin?

Geriye doğru bakıldığında “..savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır… 

Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından ‘Allah rızâsı için savaşmak’ adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah’a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri –maddî, mânevî– bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur’an’a göre tâğuttur,  şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.”  (1)

Bu ölçülerle tarihin derinliklerine doğru yöneldiğimizde görüyoruz ki  “İnsanlığın var olduğu andan bu yana iki medeniyet çarpışmaktadır. İyinin medeniyeti ile kötünün medeniyeti. Doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin medeniyetleri. Tûba medeniyeti ile zakkûm medeniyeti. Bal ile zehir, inci ile kara taş, sülün ile yılan, kartal ile karga, altın böceği ile akrebin ayrılmasından, çarpışmasından doğan iki medeniyet… 

Biri Peygamberler Medeniyeti, öbürü Şeytanlar Medeniyeti… 

Gerçek Medeniyetin doğum yeri, bugün Ortadoğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varisi de İslâm Medeniyeti’dir. 

Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğu’nun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm Medeniyeti’nin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne kadar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir. Yalan, doğrunun; kötü, iyinin karşısına dikilmiştir her zaman. Kıyamete kadar ona bu izin verilmiştir. Ta ki, iyinin ve doğrunun değeri bilinsin. İyi ve doğrunun ucuz olmadığı anlaşılsın. 

Ölçü ile aşırılığın çarpışmasıdır bu evrensel çarpışma. Fizikötesi ile fiziğin kavgasıdır bu sürüp giden. İnsan için önemli olan, hangi tarafa katılacağıdır. 

Zehirden acı zakkum ağacının dallarına mı asılacak, yoksa bal yemişli ve renkli tûba ağacının kurtarıcı kollarına mı atılacak? 

İnsan bu kararı kendisi verecektir. Bu seçmeyi kendisi yapacaktır. Cennet ve cehennem, bu kararın ufkunda, bu seçişin içinde… 

İnsanların hayatlarında olduğu gibi toplum ve kültürlerin, millet ve medeniyetlerin hayatında da bu seçiş ve kararlar temel rolü oynar. Kültür ve medeniyetlerin, toplum ve milletlerin alınyazılarının şifresi olur bu seçiş ve kararlar… 

Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Ortadoğu kültürü, günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur. 

Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır. 

Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır. 

Karar verip sabır göstermek, dayanmak ve oluşun bütün çilesine katlanmak, kültür ve medeniyetimizin kader savaşını zaferle mühürleyecektir.” (2)

Tabii ki bu kolay olmamış ve olmayacaktır. Bu öncelikle Allah düşmanlarını en yakınlarımız bile olsalar onları veli yani üzerimizde egemen, söz ve yetki sahibi, dost edinmemeyi gerektirir. İman bunu icap ettirmektedir. Ki  Rabbimiz şöyle  buyurdu:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin..” (3)

“ İman, onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: Mümin olmak istiyorlarsa, İslâm’a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkileri onlar için İslâm’dan daha önemli ise, bu sefer müminlik iddialarından vazgeçmelidirler.

Bu öyle bir vakıadır ki, tüm Araplar Bedir ve Uhud savaşlarında bunu açıkça müşahede etmişlerdir. Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. 

Ebu Ubeyde (r.a) babası Abdullah b. Cerrah’ı,

Mus’ab b. Umeyr (r.a) kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i ve

Hz. Ömer (r.a) kendi dayısı As bin Hişam bin Muğiyre’yi öldürmüştür. 

Hz. Ebubekir (r.a), oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken, 

Hz. Ali (r.a), Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Ubeyde bin Haris (r.a) en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdir. 

Hz. Ömer (r.a) Bedir esirleri hakkında, Hz. Peygamber’e (s.a) 

“Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını bizzat öldürsün” demiştir. 

Aynı savaşta Musab bin Umeyr’in (r.a) öz kardeşi Ebu Aziz bin Umeyr esir düşer. Ensardan bir sahabinin onu bağladığını gördüğünde Musab bin Umeyr, onu bağlayan sahabeye, “Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla miktarda fidye verir” der.

Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz, “Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun” diye söylenir. Musab ise, “Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir” diye cevaplandırır.

Yine Bedir Savaşı’nda, Hz. Peygamber’in (s.a) damadı, Ebu-l As esir düşer ve hiç kimse kendisine özel bir muamele yapmayarak, diğer esirlere nasıl davranıyorlarsa aynı şekilde davranırlar.

İşte böylece İhlâslı müminlerin nasıl davrandıkları ve Allah’ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir.

Deylemi, Hz. Muaz’dan mervî olarak, Hz. Peygamber’in (s.a.) şu duasını nakleder. 

“Ey Allah’ım! Bana bir facirin, bir fasıkın bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin. Çünkü sen, inzal ettiğin vahiyde, Allah’a ve Ahiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin diye buyurdun.” (4)    

Rabbimiz bizleri de aynı şuur ve niyazın sahibi eylesin.

Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ankara 2006, c.II, s.95.

Sûr, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, 1975, Sh. 59

Mücadele, 22 Mevdudi,Tefhimu’l Kur’an

 

  • Emir cahidEmir cahid2 ay önce
    Neden yorum hiç almiyorsun duşündun mü ? ?ve bu profilinle yazilarinda okunmuyor haci suleyman ağa. ..