Sükûnet içinde hareket

25 Eylül 2016 Pazar

Bilge Mimar merhum Turgut Cansever İslâm mimarisini anlatırken, “İslâm mimarisi sükûnet içinde harekettir, sınırlılığın berraklığına sahiptir, ifade bakımından mütevazı ve tabiidir, dramatik yahut dayatmacı olmaktan ziyade güzelliğe ve tezyiniliğe yöneliktir…” der. 

Cansever’in yukarıdaki betimlemesi bana kemâline ermiş bir insanı anlatır gibi gelir. Zira insan ile yaşadığı mekân, şehri inşa eden akıl ve ruh ile şehrin mimarisi arasında direkt bir bağlantı vardır. Belli bir ruhî kıvama gelmiş bir toplum ancak Cansever’in tasvir ettiği şehir mimarisini üretebilir. Zira kendi iç dünyasında sükûneti, mütevazılığı ve ruh dinginliğini elde edemeyen insan bunu dış dünyasında da inşa edemez. İç ve dış birbirinden kopuk değildir, içte ne varsa dışa da o yansır. 

“Sükûnet içinde hareket” kıvamı ise modern insanın ne iç dünyasında inşa edebildiği ne yaşadığı şehirlere yansıtabildiği bir olgunluk aşamasıdır. Dünyanın her tarafında birbirinin kopyası, yerellikten ve yerele içkin ruhtan yoksun gökdelenler dikmek bu açmazın bir göstergesidir..

Modern insan kurgusu gereği hiperaktif mizaçlıdır; çünkü günlük hayat seyri aktivite artışıyla başlar ve aşırı atkif hâle gelerek devam eder. Sükûneti olmayan bir aktifliktir bu. Trafik, iş, sınırsız sanal dünyanın derin delhizlerinde ve diğer koşuşturmalar içinde sükûnu olmayan, sekinesiz bir aktivite kalabalığı içinde oyalanır ve niyayetinde kendisine yabancılaşır.

Modern metropoller hiperaktif insanlar gibi aşırı dinamik şehirlerdir. Aşırı dinamizm kontrolden çıktığı oranda da kaos demektir. İnsanın ruhunu ezen, fıtratını bozan yapısıyla Cansever’in vurguladığı “sükûnet içinde hareketi, sınırlılığın berraklığını, ifade bakımından mütevazılığı, tabiiliği ve güzelliği” yakalayamaz ve yansıtamaz. 

Merkezî bir kavram olan sükûnet ne demektir? Sükûnet ve sekîne Arapça’da s-k-n fiilinden türemiştir. Bir şeyin hareket ettikten sonra durmasıdır. Sakin olmak, durmak, susmak, ağır başlılık, vakar, rahmet, güven, kişiyi teskin eden şey de demektir. Kur’ânî bir kavramdır. 

“Gökten belli ölçü ve miktarda su indirip onu yerde durdurduk (Eskennêhu)” âyetinde (Mü’minun: 23/18), Yüce Allah’ın suyu yaratmaya da, onu yok etmeye de güç getirdiğine dikkat çekmektedir. Hem sükûnete, hem kendisiyle sükûnet bulunulan şeye denir: “Evlerinizden bir huzur ve dinlenme yeri (seken) yaptı” (Nahl: 16/80); “(Ey Muhammed) Senin duan onlara huzur verir (Sekenun lehum)” (Tevbe: 9/103); “Geceyi dinlenme zamanı (Sekenen) yapmıştır.” (En’âm: 6/96).

“İmanlarına iman katsınlar diye mü’minlerin kalblerine huzur ve güven (es-Sekînete) indiren Allah’tır.” (Fetih: 48/4)

Büyük âlim Râgıb el-İsfahânî kelimeye yukarıda zikredilen ve edilmemiş âyetlerden yola çıkarak “müminin kalbini teskin eden ve ona güven veren melek, şehvete meyletmekten alıkoyan akıl, korkunun yok olması durumu” anlamlarını vermiştir.

Modern insan sekîne kavramına mana ve his olarak yabancıdır. Fıtratına aykırı bir modern kurgunun içine çekildiğinden dolayı ontolojik bunalım yaşamaktadır. Mutluluğu ve huzuru salt maddi tatminde aramaktadır. 

Müfessirlerin dediği şekliyle sekîne “teskin etme ve güven oluşturma” manasına gelir. Buna göre; kalbe inen sükûnet, gönül rahatlığı, güven duygusu, sabır, vakar, müminlerin sükûn bulmalarını ve iman etmelerini sağlamak ya da imanlarını artırmak için Allah’tan gelen yardım ve rahmettir. Sekînenin kaynağı Allah’tır. 

Huzur ve güvenin kaynağı Allah’tan (c.c) uzaklaşan insan ne kendi içinde ne de inşa ettiği dış dünyada huzur ve güveni tesis edebilir.