THY - Kabin Kıyafetleri Lansman

Kasım ayı çok ince mesajlar veriyor!

06 Aralık 2017 Çarşamba

Yüzde 13’lere dayanan enflasyonu herkes yazdı, çizdi.

Asıl mevzuya girmeden bir iki kelam da ben edeyim...

Evet, özetle yıllık manşet enflasyon yani tüketici fiyatları Kasım ayı itibariyle yüzde 12,98… Son 14 yılın en yüksek rakamı…

Çekirdek enflasyon yüzde 12,08 ile Ocak 2004 yılından bu yana en yüksek seviyesinde.

2012 senesi sonunda yüzde 2,45’le dibi gören, 2017 yılına yüzde 13,69 ile başlayan üretici fiyatları da 2017 yılı sonuna 1 ay kala yüzde 17,30 ile son yılların zirvesinde.

Geçen yazılarımda üretici fiyatları ÜFE ile çekirdek enflasyonun son derece diri olduğunu ve manşet enflasyonu yukarı yönlü nasıl sürüklediğini altını çizerek anlatmaya çalışmıştım…

Bizdeki enflasyonun artık Türk Lirası’nın değer kaybetmesinden kaynaklı olduğunu sağır sultan bile biliyor. Çünkü yüksek oranda ithalata dayalı ürünlerdeki girdi maliyetleri döviz bazlı. Dolayısıyla Türk Lirası değer kaybettikçe yükselen maliyetler, direkt olarak enflasyona yansıyor.

BÖYLE KARGAŞA ORTAMINDA

MERKEZ BANKASI NE YAPSIN?

Mesela, tarımdan birkaç örnek vereyim… Dövizle aldığımız mazotun dahi işlenmemiş gıda fiyatlarını nasıl uçurduğunu, gıdanın da enflasyonu nasıl tetiklediğini görmek bile yetiyor! Bunun ithal edilen gübresi var, ilacı var, tohumu var, makinesi var… Mesela Kasım ayında gıda fiyatlarının tüketici enflasyonu TÜFE üzerindeki ağırlığı yüzde 15,78 oldu. Önceki aylar da Kasım’dan farklı değil…

Açıkçası, ithalata fren konulmadığı sürece enflasyon düşmez… Gümrük oyunlarıyla ithalatı ucuzlatma yolları dahi enflasyonu indirmez, bilakis yurt dışına bağımlı hale getirir ve böylece yurt içindeki fiyatları da yurt dışı belirlemeye başlar. 

Diğer taraftan dünyada gıda fiyatları düşüyor. Türkiye’de ise maşallah fiyatlar katlanmış, almış başını gidiyor... Ülkemizde gıda fiyatlarının niçin zirvelerde dolaştığı anlatılsa da bir dinlesek! Üretici mi, tüketici mi, yönetici mi fiyatları köpürtüyor, bir bilebilsek!

Benim anladığım, finansmanı yurt dışına bağlı bir ülkede, yerli üretimi azaltıp, ithalata ağırlık verirseniz kuru yükseltirsiniz. Kurun yükselmesi enflasyonu, enflasyonun yükselmesi de faizleri fırlatır… Faizlerin yüksekliği; yerli ve yabancı doğrudan yatırımları engeller ve dolayısıyla üretim ve istihdamın artmasına mani olur… Kuru yükselten etkenlerden biri de ithalata dayalı ihracat modelidir… Bu ekonomi politikasında teşvikler ne kadar faydalı olur, orası da tartışılır!

Böyle bir ortamda Merkez Bankası ne yapabilir? Sadece ateşten gömlek giyer!

İşte işin kabaca anlatımı bu!

EN AVANTAJLI YANIMIZ TARIM

AMA BAŞKA SULARDA YÜZÜYORUZ

Enflasyon böyle! Yaz yaz aynı!

İthalattan önce, ülkemizin avantajlarını kullanarak üretime geçiversek, geçmeye niyetlensek... Sonra tarım ülkesi miyiz, sanayi ülkesi miyiz, teknoloji ülkesi miyiz, bir de buna bir karar verebilsek, her şey yoluna girecek!

Gelelim, bugünkü konumuza

Ülkemizde tarımın sanayileştirilmesi ve bu yolda politikalar üretilmesi gerekiyor. Almanya, Hollanda, İsrail gibi ülkeler bugün tarıma büyük teknolojik yatırımlar yapıyor. Tarım, Türkiye’mizin en büyük avantajlarından biri ama henüz farkına varamadık. Varsak da çok gerilerde kaldık! Bu arada; tarımda rekabet ettiğimiz birçok ülkenin modern seracılıkta bizi fersah fersah geçtiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim…

Artık tarlalardaki bitkilerin gelişimi uydu görüntüleriyle uzaydan takip ediliyor. Tarımın geleceği akıllı teknolojilere kayarken biz dünya rekabetinde organize sera bölgelerini ne zaman oluşturacağız?

Bakınız Türkiye, sera büyüklüğü bakımından Avrupa’da ikinci. Memlekette 650 bin dönüm örtü altı yetiştiriciliği yapılıyor. Ancak sera ürünleri ihracatı masaya yatırıldığında Avrupa’da en son sıralarda yer alıyoruz ve en ucuz ürün satan ülke konumunda sadece yerimizi koruyoruz. Çünkü ülkede seracılık yapılan 650 bin dönümden sadece 13 bin dönümü profesyonel ve modern seralardan oluşuyor.

Avrupa’dan daha modern seracılık yapma şansımız, imkânımız ve gücümüz var ama kafalarımız başka yerde! Türkiye güneş cenneti. Jeotermal açıdan da çok yüksek montanlı bir ülke.

Allah vermiş, ancak kullanamıyoruz…

HANS’IN, GEORGE’UN PARASINA

NİÇİN MUHTAÇ OLUYORUZ?

Teknolojisi yüksek seralarda üretilecek yüksek kaliteli ürünlerin ne kadar katma değerli olacağını bir düşünün… Güneş ve jeotermal enerji ile yapılacak modern tarımın yaygınlaştırılması durumunda enerji maliyetlerimiz azalacak. Katma değerli tarım ürünleri ihracatımız artacak. Böylece Hans’ın, George’un da parasına muhtaç olmayacağız.

Yine sürekli kadınlarımızın iş hayatına kazandırılmasından bahsedilir…

Türk kadını yüzyıllardır tarlasında çalışıyor… Üretime katkı veriyor… Yatan kimse yok ki zaten… Ama modern seraların Anadolu’da yaygınlaştırılması durumunda yıllardır çalışan kadınlarımızın emekleri heba olmayacak… Üç kuruşa da çalışmamış olacaklar.

Devletimizin seralara destek verdiğini biliyoruz. Örneği de, Trabzon’un Ortahisar ilçesi Doğançay Mahallesi’nde 70 metrelik dik yamaçta seracılık yapan ve geçimlerini sağlamaya çalışan Ercan ve Nihal Satılmış çifti gibi binlerce çiftçi aile… Ancak bunlar bireysel başarılar.

Geleneksel yöntemler Türkiye’yi hedeflerine ulaştırmıyor.

Kasım ayı enflasyonunun altında Türkiye’ye çok ince mesajlar yatıyor.

Bakınız, özellikle gıda ve ulaştırma sektörleri “İthalat bağımlılığından kurtulun! Ekonomi politikalarınızı yerli üretimin artırılması yönünde oluşturun!” diye çağrı üstüne çağrı yapıyor.

Gerisi idarecilerimize kalmış, başka ne diyelim!

 

YORUM YAZ