Hangisi daha yaralayıcı? Düşmanların sözleri mi, dostların sessizliği mi?

02 Kasım 2017 Perşembe

“Yeni Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, İhya TV’de, ‘İhya Öncüleri’ isimli programda yaptığı konuşmada cumhuriyet dönemine ait anlattıkları dikkat çekti” diye başlıyor haber...

Habere göre Erbaş, Diyanet İşleri Başkanı olmadan önce yaptığı TV programındaki konuşmasında babasının hatıralarını dinleyerek büyüdüğünü belirtmiş ve özetle şunları söylemiş: 

“Benim babam 1921 doğumluydu. Babamlar Kur’an öğrenmek için Kur’an kursuna gittiklerinde dışarıda nöbetçi tutarlarmış, ‘Acaba bir jandarma gelir de bizim hocamızı alıp götürür mü’ diye dışarıda beklerlermiş. Akşam evlerine Kur’an-ı Kerim’i götüremezlermiş. Tarlanın duvarlarında herkesin bir taşı varmış, o taşı çekip, Kur’an’ı taşın içine koyarlarmış. Bu ne korkudur, nerede yaşadık bunu biz? Bu nasıl bir şeydir? Ama elhamdülillah bunlar geçti.”

¥

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “Müslümanların zulme uğradığı günler geçti” diyor ama, o meşum günler gerçekten de geçti mi acaba?

Son günlerde Diyanet’in merkezinde olduğu tartışmalar da gösteriyor ki, maalesef geçmemiş... Üzülerek müşahede ediyoruz ki, dindarlara yönelik baskı ve zulümler sadece mahiyet değiştirmiş...

Öyle ya; 

Belki Kur’an öğreniminin resmî olarak yasaklandığı...

İnsanların ahırlarda gizli gizli Kur’an okuduğu...

Cami ve medreselerin kapılarına kilit vurulduğu...

Şeyh ve âlimlerin darağaçlarında sallandırıldığı...

Ezanın, aslî dili olan Arapça değil, Türkçe olarak okutulduğu günler geride kaldı... 

Ama bugün de “dayatma” olarak nitelendirebileceğimiz başka gelişmeler yaşanıyor...

Mesela, cübbesini vestiyere asmayıp Müslümanların dertleriyle dertlenen bir hoca, evet İhsan Şenocak çıkıp tesettürün İslam’daki yerini âyet ve hadislerle açıklamaya kalktığında, skandal bir kararla görevden alınabiliyor... Üstelik söz konusu tasarruf, İslam düşmanı medyanın Şenocak’ı hedef göstermesinin hemen akabinde gerçekleşiyor...

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, kamuoyunda oluşan tepkiler nedeniyle açıklama yapma ihtiyacı hisseden Diyanet İşleri Başkanlığı, geri adım atmak bir yana, Şenocak’a sahip çıkan ve bir elin parmaklarını geçmeyen isim ve kurumları suçlayıp, kendilerinin haksız ve mesnetsiz eleştirilerle yıpratıldığını iddia ediyor...

“Haksız ve mesnetsiz eleştirilerle yıpratıldıklarını” söyleyenlere sormak lazım:

Şuurlu Müslümanlar İhsan Şenocak’a sahip çıkmayıp da ne yapsaydı Allah aşkına?

“Dilsiz şeytan” mı olsaydı?

Maalesef ki artık kimilerince farz olduğundan değil, tarz olduğundan tercih edilen “tesettür”ün aslında ne/nasıl olması gerektiğini anlattığı için İhsan Hoca’ya cephe mi alsaydı?

Diyanet yetkilileri böyle bir şeyi nasıl tahayyül edebilir? Yapıcı eleştirileri hangi saikle “haksız ve mesnetsiz” olarak nitelendirebilir?

Hadi tüm bunlar bir tarafa, kendilerini “İslamcı-muhafazakâr” olarak nitelendiren medyanın yaşanan gelişmeler karşısında üç maymunu oynaması nasıl izah edilebilir? “Allah’ın rızası”nın değil, “ballı ihaleler”in peşinde koşan zevatın sükutu hangi argümanlarla açıklanabilir?

¥

Öyle ya da böyle... 

Müslüman haksızlık karşısında susup dilsiz şeytan ol(a)maz... Çünkü haksızlığa sessiz kalırsa, Bilge Kral Aliya’nın o muazzam sözü bir ömür boyu peşini bırakmaz.

Ne diyor Aliya İzzetbegoviç:

“Her şey bittiğinde, hatırlayacağımız tek şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.”

 

  • abdullahabdullah16 gün önce
    birde feto cu olmayıp feto cu diye yaftaladığımız işten attığımız sahip çıkmadığımız müslümanlar var ve hükümet de chp değil ..........dediler ki müslüman zulmetmez peki bu yaşananlar ne açıklayın .....iki cihanda elim yakanızda inşaallah cennetin kokusunu bin yıldan alamazsınız