THY - Kabin Kıyafetleri Lansman

Allah ‘Rıza’sı için söyleyin:Yöneticiler de insan‘Sarraf’ı olmalı değil mi?

03 Aralık 2017 Pazar

ABD’de “Ambargo delindi” bahanesiyle başlatılan ve en önemli aktörünün “sanıklık”tan “yıldız tanık”lığa terfi ettiği malum davanın doğrudan Türkiye’ye yönelik bir operasyona dönüştüğünü görmemek için elbette kör olmak lazım…

Evet, “Sarraf davası”, hem savcıları, hem hakimi, hem bilirkişileri, hem de itirafçı (iftiracı) tanıkları ile dört dörtlük bir kumpas davasına evrildi…

Sanki sonu daha en başından belli olan bir “Hollywood filmi” izliyoruz.

Öyle bir prodüksiyon ki şaşırmamak elde değil…

FETÖ’nün yazdığı, ABD’nin yönettiği bu filmde başrolünden figürasyonuna kadar bütün kadro özenle seçilmiş…

Kimler yok ki o kadroda!

Mesela Preet Bharara var…

ABD Başkanı Donald Trump tarafından görevinden alınan işbu eski savcının, FETÖ’cü polislerin 17 Aralık kumpasındaki fezlekesinin virgülüne bile dokunmadan hazırladığı(!) iddianameyle film başlıyor… 

FETÖ’nün düzenlediği sempozyuma katılıp, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan ve örgüt üyesi polislerle savcılara destek veren hakim Richard Berman da Bharara’nın sözde iddianamesini aynen kabul ederek rolünü layık-ı vechile ifa ediyor…

Bu arada, avukatlık yaptığı dönemde bir tanığa para karşılığında ifadesini değiştirmesini teklif eden ve müvekkilini dolandırmakla suçlanan bir hukuk adamı(!), evet Joon H. Kim de Bharara’nın yerine savcı olarak geçer geçmez hemen bir ek iddianame hazırlayıp kumpas davasına katkısını sunuyor… 

(Tam da burada, Zekeriya Öz’ün ABD versiyonu olan “FETÖ beslemesi” Bharara’nın, davanın ucunun Erdoğan’a varması gerektiğini belirterek haleflerine “yol gösterdiğini” ve mezkur davada asıl hedefin ne/kim olduğunu açık ettiğini atlamamak gerekiyor) 

Başka? Bu ABD-FETÖ ortak yapımı “Hollywood filmi”nde rol alanların hepsi bu kadar mı?

Tabii ki hayır…

Daha bilirkişiler; Mark Dubowitz ve Jonathan Schanzer var…

Türkiye düşmanı tezler üreten ve İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri tarafından finanse edilen bir düşünce kuruluşunda çalışan bu iki isim de davada bilirkişi olarak görevlendiriliyor…

Nasıl, filmin sonu fazlasıyla belli olmaya başladı değil mi?

Öyle ama, henüz davanın tanıklarından bahsetmedik…

Onlar da diğerleri gibi, titiz bir araştırmanın sonucunda, özenle seçilerek dahil edilmişler filmin kadrosuna…

Bunu nereden mi anlıyoruz?

Çünkü tanıklardan biri FETÖ elebaşı Gülen’in Halkbank’taki köstebeği olan ve ByLock kullanıcısı olduğu belirlenen eski Bankalar Yeminli Murakıbı Osman Zeki Canıtez… 

Diğeri ise ABD’de İsrail yanlısı ve Türkiye karşıtı çizgisiyle bilinen bir vakıfta Türkiye Programı uzmanı olarak görev yapan ve daha önce adı sık sık FETÖ ile anılan eski CHP milletvekili Aykan Erdemir…

(Hem Canıtez, hem de Erdemir’in Sarraf davasına Türkiye’den yasa dışı şekilde sahte delil götürdüğünü ve her iki isim hakkında da geçtiğimiz günlerde yakalama kararı çıkartıldığını not düşelim…)

ABD-FETÖ ortak yapımı bu “Hollywood filmi”nde tabii ki bir de “esas oğlan” var…

O da “Kızımı Disneyland’a götüreceğim” diyerek elini kolunu sallaya sallaya ABD’ye kaç(ırtıl)an Rıza Sarraf… 

Adam öyle usta bir oyuncu ki, mezkur filmde neden başrolü kaptığı çok net anlaşılıyor…

Baksanıza; Türkiye’de (fonda Türk bayrağı eşliğinde) “17 Aralık soruşturmasında gözaltına alındığımızda Zafer Çağlayan’a verildiği iddia edilen rüşvet rakamı 50 milyon dolarlardaydı. Mahkemeye çıktığımızda 100 milyon dolar oldu. Tahliye olduk, 150 milyon dolar oldu. Herhalde ihtarname açılana kadar 1 milyarı bulur. Bu rakamlar nereden çıkıyor ya?” ifadelerini kullanıyor… 

ABD’de ise birden bire çark edip, Çağlayan’a toplamda 45-50 milyon euro kadar rüşvet ödediğini iddia edebiliyor…

2014 yılında A Haber’e verdiği bir röportajda, “Mahkemeye sunulan belgelerden sonra, o saati diline dolayan beyefendilerin nasıl bir özür dileyeceklerini çok merak ediyorum. O saati Sayın Çağlayan’ın koluna Paralel mi taktı, Zarrab mı taktı, Sayın Bakan kendi mi taktı hepimiz göreceğiz” deyip, Çağlayan’a 700 bin TL’lik saat hediye ettiği iddialarının FETÖ uydurması olduğunu söylüyor…
Okyanus ötesinde çıktığı mahkemede ise Çağlayan’ın aile üyelerine bile değerli hediyeler aldığını ileri sürebiliyor.

Dün, hiçbir zaman İran’a konulan ambargoyu delmediğini belirtip, bugün “İran Merkez Bankası ile yaptığımız anlaşmanın bozulmasından sonra Amerikan yaptırımlarını delmeye başladık” diyebiliyor…

Geçmişte, “Ahmedinejad yönetimiyle ilişkim olmamıştır” diye konuşup, bugün “Ahmedinejad ile bağlantısı”nı kabul edebiliyor…

Neyse, “prodüksiyonun ardındaki güçler”e rağmen, Türkiye bu filmin “vizyon”a girmesine engel olabilmeliydi...

Mesela, eline FETÖ tarafından tutuşturulan paçavraların sahihliğini araştırmadan “belge” diye sallayan Kemal Kılıçdaroğlu için (tabii ki haklı olarak) “Bu kadar önemli görevlerde bulunan birisinin ‘Ben yanıltıldım’ demeye hakkı yoktur, çünkü gelen her konuyu tetkik etmek, ‘doğru mu, eğri mi’ diye incelemekle mükelleftir” diyen devlet büyüklerimiz, “Rıza altın sarrafıysa biz de insan sarrafıyız. Bu adamın İstanbul’da FBI mensuplarıyla görüştüğü kahvehane köşelerinde bile konuşuluyor. Aman dikkat edelim, ABD’ye kaçırtıp bize iftira atmasına müsaade etmeyelim” diye düşünebilmeliydi.

Örneğin, “her konuyu tetkik etmek, ‘doğru mu, eğri mi’ diye incelemekle mükellef olan” yetkililerimiz “Sarraf davasında Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın ismi açıkça geçiyor, ancak bu adam ABD’deki bir toplantıya Halk Bankası’nı temsilen gönderiliyor. Sakın bu işte bir iş olmasın” diyerek şüphe edebilmeliydi.  

Allah “Rıza”sı için, biri çıkıp söylesin: 

Çok mu yanlış düşünüyoruz?

 

YORUM YAZ