İslam dini, niçin ortak paydayı teşkil edemiyor

07 Aralık 2017 Perşembe

Kur’an-ı Kerim’de peygamberlere ait anlatılan, Hud, Lut, Şuayip, Salih (a.s) gibi peygamberlerin kıssalarında: Onlar kardeşlerine şöyle dedi, kavmine şöyle seslendi deyip, peygamberleri onların içinden çıkan bir kardeşleri olarak takdim edilmektedir.

Dikkat çekici olan ise; peygamberlere de, o kavimden olanlara bir kardeşi gibi davranmayı, bir uyarıcı şeklinde sadece görev yapmalarının istenmesidir. 

Bizim yüce Peygamberimiz (s.a.v) dahi aynı şekilde, Kelime-i Şehadet’in aslı ve esası olan Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulühü denmesi üzerinde çok düşünmemiz ve dikkat etmemiz gereken önemli bir husustur.

Abduhu kelimesi: Yani O peygamber (a.s) ALLAH’ın (c.c) önce kulu, sonra peygamberidir. Diğer dinlerde olduğu gibi yanlış bir anlayış ve mübalağalar ile sevgi ve ululamadaki ifrat ve ölçüyü kaçırarak, ilahlaştırma şirkine düşerek, sapıtmanın önü kesilmiştir.

Çünkü pek çok insanın sapkınlığa düştüğü, ulu kişilere tapınma, farkında olmadan olağanüstülükler ile kendi tabi oldukları kişileri üstün görerek, gizli bir şirke düşmeleri hususu, bir uyarı ve düşünülmesi gereken bir husustur.

Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğer din mensupları, peygamberlerini yarı tanrı veya tanrı haline getirdikleri için tamamen küfre, şirke düşmüşlerdir. Bizim dinimizde ise; Kelime-i Şehadet dediğimiz zaman, İslam’ın birinci umdesi, olmazsa olmazı Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulühü kelimesi ile abd kelimesi öne çıkarılıp, daha sonra resulü denmesi ile peygamberliğine vurgu yapılmış, tekrar tekrar uyarıda bulunulmuştur.

İşte İslam’ın diğer dinlerin içine düştüğü felakete düşmemesi, İslam’ın bu birinci ilkesi olan peygamberin kulluğuna dikkat çekilip, sonra peygamberliğinin zikredilmesidir. 

Bütün bu uyarılara rağmen İslam milletlerinin, Kur’an’ı bu açıdan bakıp anlayamamalarından dolayı, kendi ulu kişileri ve önderleri adına hareket ederek, terör ve katliamlarla İslam’ın bu güzel kardeşlik ve birleştirici değerlerinden uzaklaşmışlardır.

Hud Suresi 84’de; “Medyen halkına da kardeşleri Şuayip’i (a.s) gönderdik. Allah’a kulluk edin ve bir birinize olan alışverişinizde ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın. Gerçi şimdi refah ve zenginlik içinde görüyorum ama doğrusu sizin için, dehşetiyle kuşatacak bir günün azabından korkuyorum, bunun için ölçü ve tartı ile yaptığımız alışverişte, dürüst ve duyarlı olun, insanları kendi hakları olan şeylerden yoksun bırakmayın ve kötülük yayarak, yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.”

Hûd Suresi 2. ayette ise “İşte senin Rabbin tepelediği zaman böyle tepeler, halkı zalim olan kasabaları da, gerçekten onun tepelemesi çok acı verici ve zorludur.”

Hûd Suresi 117’de de; “Yoksa senin Rabbin halkı birbirlerine karşı dürüst davrandıkları sürece, o toplumu sırf çarpık inançları yüzünden, asla helak etmez. Hiçbir toplumun başına sırf inanç düzleminde, şirk ve küfür içinde olmaları yüzünden, bu dünyada yok edici türden cezalandırıcı bir azap gelmez. 

Ancak toplumun insanları, birbirine karşı ısrarla haksızlık yaptıkları, başkalarının hukukunu, hayatını ve onurunu tehlikeye sokacak tarzda insanlık dışı, ahlak dışı davrandıkları zaman gelir.”

Bunun içindir ki Müslümanlar, insanların Allah’a karşı olan yükümlülüklerinin, onun bağışlayıcı, affedici olduğu ilkesi ile birlikte düşünürler. Yerine getirilmediği takdirde, onun affının olabileceğini, ama insanlara karşı olan yükümlülüklerinin hassas ve esnemez bir özellik taşıdığını, dolayısıyla mutlaka ve duyarlı bir biçimde gözetilmesi gerektiğini söylemişlerdir. (kamu hukuku) esas alınmıştır.

Meselenin böyle ele alınmasının sebebi; Allah’ın mutlak kudret sahibi olması ve hiçbir korunmaya ihtiyacı olmaması, ama insanın zayıf ve korunmaya muhtaç olması vurgusu için yapılmıştır.

Kamu hukukunun her şeyin üstünde olduğu, toplumun ve insan hayatının önemine, inanç düzleminde insanların yok edilemeyeceğini, zorla inandırmanın İslam’da olmadığına dikkat çekilmiştir. 

Hûd Suresi 118’de; “Rabbin dileseydi, bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı. Fakat yollarını seçmekte kendilerini özgür bıraktı” denmiştir. En büyük imam olan Ebu Hanife (r.a) hayatı boyunca müdafaa ettiği, anlatmaya çalıştığı şey, hiçbir millete ve hiçbir şahsa inancından dolayı zulüm edilmez, savaş açılmaz. Sadece tecavüz, katliam, eşkıyalık, vatana, cana ve namusa kastetme niyeti ile yapılan saldırılara karşı, savaş kararı alınabilir.

Yüz binlerce vatanından sürülen, ırz ve namusu payimal olan mazlumlara karşı, para ile alınıp satılan çocuklar ve mağdur insanlar için, ümmeti Muhammed’in topyekûn mücadele etme yollarını bulmak, ümmeti Muhammed’in boynunun borcudur. 

Yoksa celladına aşık ahmaklar gibi, AB’den, NATO’dan, Rusya’dan ve Çin’den medet ummak ve çare aramak, en büyük hamakattir. 

 

YORUM YAZ

  • Faruk budakFaruk budak2 ay önce
    Eeee 40 yıl fetöcülükten geçinip şimdi de fetö düşmanlığından geçinenler oldukça..... müslüman da neye inanacağını şaşırıyor.