THY - Orta Avrupa Mayıs 2018

İman kardeşliği bir nimettir

04 Şubat 2018 Pazar

Allah’a imanımız sayesinde kardeş olmamız büyük bir nimettir. Bu kardeşliğimizin temel dayanağı da imanımız, akidemizdir. Kardeşliğimizin yörüngesi ‘Allah için sevmek’tir. Allah için sevmek ise, iman bağlarının en güçlüsüdür. İnsanın edinebileceği en mühim kardeşlik değeri, en güçlü bağ ‘Allah için ve Allah yolunda’ olan bağdır.

Maddi ve manevi bütün nimetler gibi ‘kardeşlik’ nimetinin değerinin bilinmesi, onun dış müdahalelere, nefsin arzularına karşı korunması devamlılığını ve bir ecir kaynağına dönüşmesini sağlar. Şükrü eda edilmeyen nimetler nasıl kulun elinden alınıyorsa, bir nimet olarak bilinmesi gereken ‘mümin kardeşliği’nin de kıymetsiz veya menfaatlere feda edilebilen, değeri ucuz bir kavrama dönüştürülmesi elden alınması sonucunu getirebilir. Çünkü nimetlerin sürekliliği, hatta bir sıkıntı kaynağına dönüşmemesi kıymetlerinin takdir edilmesine ve o nimete mütenasip şükrün eda edilmesine bağlıdır.

“Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: 

Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz.” (Âl-i İmran, 103)

“Eğer sen dünyadaki her şeyi harcasan yine onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat Allah onları uzlaştırdı.” (Enfal, 63)

Allah’a izafe edilen bütün değerler gibi kardeşlik de ‘ihlâs’ ve uğrunda samimi fedakârlıklar ister. Kardeşlik bir nimet ise, onun devam ettirilebilmesi kimi zaman elde kor tutmak gibi sıkıntılara zemin doğurabilir. Zira kulun, Rabbi huzurunda imtihana tabi tutulmayacağı herhangi bir ameli olamaz. Ecri Allah’ın rızasını kazanmak, cennete girmek olan bir amel aynı zamanda kulun imtihan edildiği ameldir. İmtihanın en doğal gereği, sıkıntıları ve belli bir disiplini beraberinde taşımasıdır. Kulun istediği gibi ve istediği zaman değil, Allah’ın dilediği gibi ve O’nun dilediği her yer ve zamanda kardeşlik imtihanı ile mükellef bulunmamız iman ekseninde olmamızın gereğidir. Eğer Allah ‘mü’minleri kardeş’ ilan etmiş ise, (Hucurat suresi, onuncu ayeti) bu takdirde mü’minlerin kardeşlerini renklerine ve coğrafyalarına, ırklarına göre tasnif etme, kardeş seçme, kardeşleri -iman dışında- herhangi bir anlayışa göre tasnif etme hakları olamaz. Çatı, tek çatıdır ve ‘Lailaheillallah’ çatısıdır. Bunun için ‘üç günden fazla küsme’ suç sayılmış, iteleme tepeleme anlamı taşıyacak tavırlar yasaklanmıştır. Gıybet ve benzeri ahlakî ayıplar bu nedenle ağır cezalara uygun görülmüştür.

“İmanın en güçlü  halkası  Allah  yolunda  bağlılık ve Allah yolunda düşmanlık, Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir.” Aynı şekilde kardeşliğin korunmasına yönelik gayretler de olağanüstü denebilecek oranda büyük ödüllerle ödüllendirilmiştir. Mü’min kardeşinin yardımında olana Allah’ın yardımının vaat edilmesi, bir mü’minin sıkıntısının giderilmesine vesile olana kıyamet sıkıntılarından birinin giderilmesi vaat edilmesi elbette boşuna değildir. İman kardeşliğinin korunması bir anlamda imanın korunmasıdır. 

Zaten, insan üzerinde yaşaması takdir edilmiş olan İslam’ın ilelebet var olması onu bir kitle halinde yaşayabilenler üzerinden olacağından, neredeyse her yolun kardeşliğin teyidine doğru yönlendirilmiş olduğunu görüyoruz. Allah’ın emirlerinden biri olan namaz için gösterilen titizlik, bir başka emri için de -Allah’ın emirlerinden bir emir olması sebebiyle- gösterilmelidir. Ezanla beraber namaza çağıran Allah, imanla beraber kardeşliğe çağırmıştır. 

Namazın farzlarına, sünnetlerine, namazı bozan şeylere dikkat eden mü’minlerin, namaz gibi ilahi yönü bulunan iman kardeşliğinin gereklerine ve kardeşliği ifsat eden şeylere dikkat etmeleri en azından imanda bir samimiyet işareti olarak algılanmalıdır. Ancak bu algılama, kardeşlik için yapılacakların/yapılması gerekenlerin asgarisidir. Kardeşlik, mücerret bir koruma ile yetinilebilecek çapta değildir. Korumanın ötesinde uğrunda fedakârlık yapılması, maddi ve manevi emek verilmesi gerekmektedir. Kış gününde soğuk suyla abdest almanın zorluğuna tahammül edildiği gibi kardeşliğin sıkıntılarına da tahammül edilmesi, bu tahammülün de kula emredilmiş bulunan ‘sabır’ dairesi içinde görülmesi gerekmektedir. 

Mü’minler için kardeşlik âfaki bir değer değildir. Kardeşliğin dinde oturduğu yer hadislerde ‘en güçlü bağ’ olarak ifade edilmiştir. 

Yaşadığımız çağda İslam’ı ve Müslümanları abluka altına alan cahili düşünceler ve Allah’a yakın olmayı sağlayacak amellere izin vermemeye çalışan güçlere karşı bizim, ilk neslin kardeşlik anlayışını canlandırmamız gerekmektedir. 

Birinci gariplik dönemi, Ensar ve Muhacir kardeşliğinin verdiği meyvelerle aşıldı. Daha sonraki gariplikleri de benzer gayretlerle aşabileceğimiz muhakkaktır. 

Biz kardeşliği korursak kardeşlik bizi korur.

Mü’minlerin birbirleriyle olan kardeşlik bağları sadece ahirette sevaba dönüşmesi istenen bir ibadet seviyesinde değildir. Dünya hayatını bir güç olarak yaşamaları, onurlu bir şahsiyet olarak kalabilmeleri, ibadetlerinin hakkını verebilmeleri birbirlerinin kardeşliğine, cemaate sadakatleriyle yakından ilgilidir. Şeytana ve şeytanlaşmış güçlere alet olma, onların kursağına yem olarak düşme süreci kardeşliğin zedelenmesiyle başlar. Hadisi şerif, sürüden ayrılan kuzuyu kurdun yiyeceğini vurgulamıştır. Tirmizi’nin rivayet ettiği bir hadiste (2165) bu gerçek şu şekilde bildirilmiştir: “Şeytan tek olanla beraberdir. İki kişiden ise daha uzaktır.” Buradan şu hakikatleri netleştirebiliriz:

a-Şeytanın saptırma süreci birlikten koparma ile başlamaktadır. Birlik güçlendikçe saptırma zorlaşmakta, birlik eridikçe saptırma kolaylaşmaktadır. Müslümanların, daha iyi bir İslam yaşamalarıyla ilgili emelleri, oluşturdukları dairenin çapıyla bağlantılıdır. Dairenin çapı küçüldükçe İslam ve İslam olmaktan beklenenler küçülmektedir. Çap büyüdükçe sorunlar da büyümüş olsa bile, İslam’ın tahakkukunu emrettiği hedeflere yaklaşma ve onları gerçekleştirme oranı büyümektedir. Bu zaviyeden bakıldığında, kabuğuna çekilip, sorunsuz ve randımanlı bir ibadet havasında din yaşama anlayışı makbul bir anlayış değildir. Dertleriyle ve endişeleriyle beraber, ümmet mantığının ağırlıkta olduğu anlayış makbuldür.

b-Şeytanın namaz ve benzeri ibadetler üzerindeki yatırımı kadar, mü’minlerin kardeşliğini zedelemeye de yatırımı vardır. Namaz örneği üzerinden yürüyecek olursak, şeytanın namaza müdahalesi, musallinin namazını ifsat etmeye yönelik hamlelerinden ibaret değildir. Namazın ifsadı kadar, beraber namaz kıldığı diğer mü’minlerle ilişkilerin ifsat edilmesi ve böylece caminin, cemaatin fonksiyonunu yitirmesi, en azından gereken seviyede olmaması onun emelleri arasındadır. Böylece namazın ısrarla camide ve cemaatle kılınması yönündeki uyarılar görmezden gelinmiş olmaktadır. Meselenin anlaşılabilmesi, namazla cemaatin nerede ve nasıl kesiştiğinin anlaşılabilmesine bağlanmaktadır. Cemaati toplanmaktan ibaret görmekle namazı camiye gidip gelmekten ibaret görmek arasında bu açıdan önemli bir benzeşme vardır. Benzer şeylerin hac ibadeti için de söylenmesi mümkündür.

c-Şeytan, bir karar ve talimatla kardeşliğin sona ermesini sağlayamayacağını bilmektedir elbette. Bunun için kardeşliği tamamen kaldırmakla değil, kardeşliğin halkalarını çözmekle uğraşmaktadır. Bunun en tabii sonucu da mü’minlerin -eğer kardeşliğin imani bir değer olduğuna imanları varsa- onu koruma ve kollama konusundaki hassasiyetleri de o çapta olmalıdır. Kardeşliğin tamamını kolladığını zannederken, çözülen bir iki halkanın bitme sürecini hazırladığını fark edememiş olabilirler. Parçalardan oluşan bir bütünün kendisini değerli tutup parçalarını ihmal etmek, yorumlanabilir bir mantık değildir.

İman kardeşliğinin parçalardan müteşekkil olduğunu inkâr etmek mümkün olmadığına göre, parçaların muhafaza edilmesine özen gösterilmesini dini bir vecibe olarak görmek gerekmektedir. Mü’minlerin birbirlerinin mahrem alanlarına saygısı, veda hutbesine konu olacak çaptadır. Veda hutbesinin ilk cümleleri arasında, mü’minlerin ırzlarını, mallarını konu edinen ve korunmalarındaki hassasiyet açısından Harem diyarına benzeten cümleler, oldukça düşündürücü ve sonuçları bakımından ürkütücüdür. (Devam edeceğim İnşaallah…)

 

YORUM YAZ