Manda derisi

23 Eylül 2017 Cumartesi

Bir zaman önce bir Anadolu köyünde köylüler kendi aralarında hasbihal etmektedirler. Akşamüstü kahvede yorgunluk atmaktadırlar.

Aralarında bulunan Bilmiş Dayı görmüş, geçirmiş biridir. Yanındakilere bir şeyler anlatmaktadır: “Şimdi bir şeyler anlatacağım. Bu anlattıklarımı bir masal olarak dinleyebilirsiniz. Televizyon kanallarının birinin bir spikeri varmış. Adam bulunduğu ülkenin ekmeğini yermiş ama aslında bir başka ülkenin hoparlörü gibiymiş. Sadece hoparlörü değil borazanıymış da… Yaptığı haltları da gizli yaparmış ha. Sizin anlayacağınız adam iyi bir aktörmüş. Televizyonunda sureti haktan görünür, öbür yanda işlerine devam edermiş. Kendi haltlarına devam edermiş ama kendisi gibi yapanları da programına malzeme yapar reyting sağlarmış. ‘Filanca şu namussuzluğu yaptı, feşmekanca bu namussuzluğu yaptı’ der dururmuş. Elindeki borazanın sesi iyi çıkıyor ya. Öttürdükçe öttürürmüş. Spikerin keyfi yerindeymiş.”

Orada bulunanlardan Hasan söze katıldı: “Adam iyi bir bezirgânmış ha.”

“Hem de ne bezirgân… Zaman böyle akıp giderken yaptığı haltlardan biri ortaya çıkar spikerin. Herkes duyar onun ne halt ettiğini. Ülkenin insanları sureti haktan görünen spikerin meğer ne marifetlerinin olduğunu görürler. Şaşırırlar.”

Hasan yine söze karıştı: “Adam rezil olmuş. Artık onu televizyon şirketi işten atar. Atmasa bile kimse seyretmez onun okuduğu haberleri.”

“Siz öyle sanın. O ülkenin halkı işin sonunun sizin düşündüğünüz gibi olacağını sanmaktadır. Ama bu spiker televizyondaki vazifesine hiç bir şey yokmuş gibi devam etmiş.”

Masadaki köylülerin hepsi de şaşırdılar. “Ahha!… Nasıl olur bu?”

“İşe bak yahu.”

“Ne iştir Bilmiş Dayı? Öyle şey olur mu?”

Köylülerin heyecanlı olduğu kadar Bilmiş Dayı sakindi. “Olmuş işte. O ülke öyle bir ülkeymiş.”

“Peki televizyon şirketinin idarecileri buna nasıl rıza göstermişler?”

“Onlar da o yolun yolcusuymuş. Kendi cinslerinden birisini elbette korumuşlar.”

Hasan bu işe çok bozulmuştu.

“Bak sen şu işe… Adamlarda amma yüz varmış yahu. Seyircinin yüzüne nasıl bakıyorlar acaba? Ben olsam yerin dibine geçerdim.”

“Sen olsan yerin dibine geçerdin amma onlar öyle değil. Mübarekler sütten çıkmış ak kaşık. Meğer utanma duygusu ne müthiş bir duyguymuş. Onu kaybeden insanlığını kaybediyormuş.”

Hasan yine söze karıştı: “Bu adamların yüzlerinin derisi çok kalınmış besbelli.”

“İsabet ettin. Yüzlerinin derileri çok kalınmış. Bunca haltları yedikleri halde hiç yüzleri kızarmıyormuş. Kızarmak bir yana pembeleşmiyormuş bile.”

Köylülerden bir diğeri dayanamadı atıldı. “Peki bilmiş Dayı… O ülkenin halkı bu spikeri nasıl dinler?”

“O ülkenin halkının bir kısmının bazı duyguları dumura uğramış. Seyrettiği spikerin haltları onlar için mühim değilmiş. Bunlar bu kabil spikerleri dinleye dinleye onlara benzemeye başlamış. Seyrettikleri spikerler şöyleymiş, böyleymiş onlar için fark etmezmiş. Bunlar aldatılmaya alışmış kimseler oldukları için aldatılmazlarsa rahatsız olurlarmış. Bunlar bir nevi masal tiryakisi olmuşlar. Bunlar sanki eşek baklası yemişler.”

Eşek baklası sözü Hasan başta olmak üzere orada bulunanları meraklandırmıştı.

“Eşek baklası da ne Bilmiş Dayı?...”

“Bakın anlatayım eşek baklasının ne olduğunu. Mısır’ın meşhur Firavunu ilâhlığını ilan etmeye karar verir. Veziri Haman şaşırır ve ‘bunca rezaletleri işledikten sonra bunu nasıl yapabileceğini’ sorar. Firavun şu cevabı verir: ‘Halka eşek baklasını fazla yedirirsek bildiklerini unuturlar. O zaman da benim ilâhlığımı kolayca kabul ederler.’ Dediğini de yapar Firavun. Hadiseler de tahmin ettiği gibi gelişir. İşte eşek baklası böyle bir şey.”

Herkesi bir düşüncedir almıştı. Bilmiş Dayı mevzuu değiştirir gibi oldu.

“Bizim köyde eskiden çok manda yetişirdi. Şimdi de var ama çok azaldı. Mandalar çok kıymetli hayvanlardır. Sonra kimsenin kötülüğünü istemezler. Masum yaratıklardır. Sütü çok güzel olurdu. İç içebildiğin kadar. Yoğurdu kerpiç gibi sert olurdu. İster kaşıkla ye, ister ayran yap, istersen bulgur pilavına karıştır, yanına da bir baş soğan kır ha. Mandanın tereyağı ise bir başka güzel. Yoğurt suyla karıştırılıp çalka çömleğinde bir müddet çalkalandıktan sonra tereyağı üste toplanıverir. Tazecik tereyağı. Ekmeğine sür… Hele kışın mangalda veya sobanın üstünde kızartılmış ekmeğe sürdüğün zaman tadına dayanabilirsen dayan. Bulgur pilavında, eriştede kullan manda tereyağını. Ne kadar nefis olur. Manda tereyağı zamanla sarıya yakın bir renk alır. Kehribar sarısı gibi…”

Bu sırada köylülerden biri önünde birkaç manda kahvenin önünden geçiyordu. Mandalar da peşlerindeki köylü de aheste aheste yürüyüp gidiyorlardı.

Hasan dayanamadı. “Ulan mandalar” dedi. “Siz ne kıymetli hayvanlarmışsınız meğer.”

Bilmiş Dayı devam etti. “Gübresi sebzeleri, meyveleri coşturur mandanın. Derisi de bir başka kıymetlidir. Kalındır. Ayakkabının, deri ceketlerin iyileri manda derisinden olur.”

Kısa bir duraklamadan sonra Bilmiş Dayı şunları söyledi: 

“Hadi bakalım. Spikerin yüz derisiyle mandanın derisi arasında bir ilişki kurun bakalım.”

Yine Hasan atıldı: “Ben anladım Bilmiş Dayı. Diyorsunuz ki spikerin yüzünün derisi manda derisinden daha kalın. Öyle değil mi? Spiker onca haltı yer yüzü kızarmaz. Pembeleşmez bile. Mandanın derisi çok kalındır, kıymetlidir. Ondan çok şey imal edilir. Ancak spikerin yüzünün derisi bir şeye yaramaz. Hiç bir işe yaramaz o.”

Bilmiş Dayı şunları da ilave etti:

“Ben bunları malum spiker için söyledim amma bu durum bazı politikacılara da teşmil edilebilir. Deveyi hamuduyla götüren iş adamlarına, yaptıkları sanat mıdır kepazelik midir belli olmayan daha nicelerine de teşmil edilebilir.” 

 

  • MELİS MELİS 2 ay önce
    ERHAN ÇELİK Mİ DESEK ACEP,DİYELİM OLSUN BİTSİN,LÂKİN;YAZIK OLUYOR MİLLETİN PARASINA,TERÖR DESTEKÇİSİ,BİNBİR SURAT NASIL OLUYOR DA TRT DE HALÂ,,,YAZIK VAH Kİ VAH,,,