Barış da savaş da kendilerine

12 Eylül 2017 Salı

İnsanlığın içinden geçtiği bu dönemin en önemli özelliklerinden biri karşı-düzen veya sistem karşıtı veya karşı sistem veya uluslararası literatür açısından ifade etmemiz gerekirse “counter-system” diyebileceğimiz hareketlerin denge oluşturabilecek bir olgunluğa gittikçe yaklaşmasıdır diyebiliriz. Bu ne demektir, açıklayalım. Dün 11 Eylül saldırılarının onaltıncı yılı kutlandı. “Kutlandı” doğru kelime seçimi diye düşünüyorum, zira arkasındaki güçler hedeflerine ulaşıp geride bıraktığımız bir buçuk on yılda dünyayı dinler üzerinden küçük parçalara ayırmayı başardılar. Sonra onlar bir araya gelerek iki major gruplaşmaya yönlendirildiler. Tartışmaların alışılagelmiş Hıristiyan-Müslüman dikotomisi üzerinden değil de yeni bir platforma taşınmış olması da bu yeni dönemin değişken ve değişmezlerinin neler olacağı konusunda ipuçlarını barındırıyor.

Şimdiye kadar üç Kitap dini üzerinden yürütülen bir diskur vardı. Tabii bu, bunların dışındaki dinlerin kendi tartışma alanları ve dolayısıyla da sorunsalı olmadığı anlamına gelmiyor. Ama nedir…bunlar ana akım tartışmaları yönlendirir konumda olmuyordu. Hıristiyan-Musevi-Müslüman üçgeninde ilk ikisinin geçirdiği evrim ile özünden kopmuşluğu bir ortaklık geliştirmelerine imkân sağlamışken üçüncüyü yalnızlaştırma politikalarının geliştirilmesine de imkân sağlamıştır. Öyle ki; burada müşahede ettiğimiz işbirliği Filistin meselesi üzerinden hem reformist sürece inanmış yahut buna direnmiş ve reddetmiş Musevileri hem de Hıristiyanları tek bir çatı altında birleştirebilmiştir. Reformistlerin Ortodoks Yahudilerden farklı olarak siyasi bir ajandaları yani gündemleri olmayacak zannedersiniz ama öyle olmaz. Konu İsrail ve Filistinli bir başka ifadeyle iki dinin mensuplarını alakadar eder diye düşünürken yanılmış olursunuz Hristiyanlar başköşeye kurulur. Judeo Hristiyan anlayış buradan kaynaklanmış ve en çok referans yapıldığı alan da siyaset olmuştur. Mevzubahis blok Müslüman bloğuna karşı bütünlük arzetmiş, Musevilerin nüfusu az olsa da nüfuzu ile Hristiyan bloğunu peşine takmıştır. Dünyanın süper gücü ABD’nin İsrail ile olan siyam ikizliği de buradan kaynaklanır malum. Öyle ki; Amerikan yönetimi demek İsrail demektir. Tersi doğru değildir ama.

Şimdi gördüğümüzse daha da vahim bir tablodur. Alışılagelmiş düzeni yönlendiren bu judeo-Hıristiyan bloka karşı rezistans gösterenler mesela dünya beşten büyüktür diyebilenler veya İsrail’in zulmünü yüzüne vurma cesaretine sahip olanlar veya kim olursan ol yine de gel diyebilenler, Türkiye ve ondan güç alanlar kendilerini statükocu blokun genişletilmiş haliyle karşı karşıya buldular.

Kimler var orada? Kim yok ki demek daha doğru belki de. Sözde pasifist, sevgi, hoşgörü, anlayış ne varsa hepsi ile dolu dolu Budistlerin dini var. Şıhlerin dini var. Myanmar’ın barış elçisi, Nobelli Zalim Kadın’ı var.

Sahi!? O pek barışçıl, sessiz, sakin, konuşmaz, konuştuğunda ağzından bal damlayan Dala’i Lama bir açıklama için neden bu kadar bekledi… 300 bin Arakan Müslümanının uğradığı vahşet mi insanlığını hatırlamasına ancak kâfi geldi..