Bu Dünyadan Bir Nusret Özcan Geçti…

03 Temmuz 2017 Pazartesi

İhmalkârlık mı desem…

Dünya meşgalesinden mi desem…

Haziran’ın son haftasında yazmak istediğim…

Ve fakat gelişmelerden dolayı yazamadığım…

Hasan Kaçan’ın Ekmek Teknesi’nin

Nusrat Babası…

Birçok arkadaşının Pamuk Dedesi…

Nusret Özcan…

22 Haziran 2007…

Sevgili Nusret Kardeşimi, ebediyete uğurlayalı 10 yıl olmuş…

Daha dün gibi sanki…

İstanbul İmam Hatip Lisesi 7-B sınıfında, son sırada birlikte otururduk…

İlan ettiğimiz devletin sınırlarına ‘izinsiz’ girenlere, pata küte girdiğimiz günler… 

Ve MTTB’nin Cağaloğlu’ndaki merkez bina konferans salonunun sahnesinde, çıkacağımız piyesin hazırlık çalışması, sanki bir iki gün öceydi…

Sevgili dost, hayallerimizi ‘Yeni Nizam, Yeni İnsan’ mısralarına döküp; Tepebaşı Gazinosu’nda haykırdığımız günler, sanki geçen hafta gibi…

Yıl 1968 Aylardan Haziran…

Nusret Özcan kardeşimle ilk tanışmamız,  İmam Hatip Okulu’na girebilmek için, Laleli THY Bloklarının yan tarafında bulunan, Uğur Dershanesi’nde olmuştu…

Hacı Fahri Kığı’lı Kur’an Kursu binasından dönüşen ve o zaman İstanbul İmam Hatip Okulu’nun bir şubesi gibi açılan,  Gaziosmanpaşa Dörtyol İmam Hatip Okulu 1-E sınıfında, birlikte orta öğretime başlıyoruz…

Okulumuzun hemen yanındaki arsaya yeni başlatılan, Gaziosmanpaşa İmam Hatip Okulu inşaatında, birlikte az amelelik yapmadık…

2. ve 3. Sınıfı E bölümü olarak, birlikte aynı sınıfta okuduk.

1972 yılında, İmam Hatip Okullarının orta kısmını, darbeciler kapattı.

Bunun üzerine Gaziosmanpaşa İmam Hatip Okulu öğrencileri olarak, Fatih Draman’daki İstanbul İmam Hatip Okulu’na ilhak edildik.

Gaziosmanpaşa’dan gelip 4-E sınıfında birlikte olduğumuz arkadaşlarımızdan, aklımda kalanlar Nusret Özcan, Ayhan Yılmaz, Nuri Albayrak, Yusuf Uzun, Şevket Demirkaya, Hafız Aslan Dursun, Selim Yaz, Sefer Yakut, Mehmet Ali Sirkeci, Ahmet Kaptan, Mehmet Cırık, Ahmet Dilek, Fevzi Dülger, Salih Yüksel, Arif Erdem…

Ve Nusret’le birlikte Şevket Demirkaya, Ayhan Yılmaz, Yaşar Şadoğlu ile MTTB Orta Öğretim Komitesi Tiyatro Bölümü çalışmalarına başladığımız, 1972’li yıllar…

Akabinde, 1976 yılında Akıncılar Derneği’ndeki çalışmalarımız…

Akıncılar Derneklerinin ilçe açılış gecelerinde…

Akıncılar Dernekleri’nin düzenlediği gecelerde…

Yaşar, Ayhan, Şevketle birlikte oynadığımız tiyatrolar, skeçler…

Not: Şehadetinin37. Yılında Sedat Yenigün’ü rahmetle anıyoruz.

Dostları, arkadaşları ve öğrencileri olarak; şehidimizi dualarımızla anmak için 5 Temmuz 2017 Çarşamba günü, Silivrikapı Mezarlığı’nda kabri başında olacağız.

Zeytinburnu Seyyid Nizam Camii’nde kılınacak İkindi namazı sonrası kabristana geçilecektir.

Sevgili kardeşim Nusret Özcan’ın ve Şehid Sedat Yenigün’ün ruhu için El Fatiha…

Nusret Özcan

Nusret Özcan, 25 Kasım 1958 tarihinde İstanbul’da, Eyüp semtinde doğdu. İlk ve ortaöğreniminden sonra Yüksek İslâm Enstitüsü ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü'nde öğrenim gördü. Buradaki eğitimini yarıda bırakarak, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenime başladı. Öğrenciliği sırasında Milli Türk Talebe Birliği’nde çeşitli kültürel faaliyetlere katıldı, tiyatro ile ilgilendi. Mezun olduktan sonra, bir süre edebiyat öğretmenliği yaptı. 1980 yılından itibaren çeşitli basın kuruluşlarında muhabir, idareci ve editör olarak çalıştı. İzlenim, Kayıtlar, Dergibi ve Kafdağı gibi dergilerde edebî çalışmaları yayınlandı. Otuz yıl süresince çeşitli basın kuruluşlarında gazeteci olarak çalışan Özcan,

Kuruluşundan itibaren Yeni Şafak'ta çeşitli görevlerde bulundu.

Gazeteciliğinin yanı sıra, üslûp sahibi bir yazar olarak da tanınan Nusret Özcan, eserlerinde Türk toplumunun hayat tarzını oluşturan ölçüleri, sanatlı bir dille yansıttı.

Evli ve üç babası olan Nusret Özcan, 22 Haziran 2007 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

ESERLERİ

Leyla ve Mecnun (Anlatı)

Birkaç Güzel Gün (Roman)

Kar Kelebekleri Sarıkamış Destanı (Destan)

Bir Hüzün Yolcusu (Hikaye)

Sokak Sesleri (Belge, anı)

Beşir Ayvazoğlu Kitabı (Biyografi)

Bizim Mahalle (Çocuk Romanı)

Mustafa Kutlu Kitabı (Kemal Aykut'la birlikte-Biyografi)

ALINTILAR….

Cem Sökmen….

SELAM SÖYLE NUSRET AĞABEY...

Hali başka bir insandı Nusret ağabey... Halinin başkalığından mı, yoksa ölümünden üç gün önce onun kendine has sesiyle ve üslubuyla hemhal olduğumuz ve geleceği de konuştuğumuzdan mıdır acaba, Nusret ağabeyin ölümüne hala inanmak istemiyoruz. Şimdi Yazarlar Birliği’nde, İlesam’da, Erenler’de gözlerimiz hep seni arayacak Nusret ağabey... Sen nasıl Hilmi Oflaz’a hasret duyduysan biz de sana hasret duyacağız... Hep andığın Çanakkale Mahşeri’nin kaderini, “Nusret” mayın gemisiyle değiştiren ve senin gibi kalbine yenilen Tophaneli Hakkı’ya selam söyle ağabey, her türlü haksızlığa samimiyetsizliğe hak ettiği cevabı veren Zaptiye Ahmet’e selam söyle...

Ve senin gibi sevdiği, inandığı insanla ölüme bile tereddütsüz gidecek yüreği taşıyan, bu milletin korunu/ateşini nesilden nesile aktaran bütün büyüklerimize selam söyle Nusret ağabey....

Mustafa Kutlu

Nusret Özcan'ın aziz hatırasına

Geçenlerde Çınaraltı'nda gördüm, oturmuş çay içiyor. Beni fark edince "gelsene" diye el etti. Gittim, oturduk, birer Maltepe yaktık.

Maltepeciler sadece Maltepe içer.

Sabah, erken daha, işçiler-iş sahipleri oluk oluk Kapalıçarşı'ya doğru akıyor. Bu o saatte Sahafları tavaf etmiş, bir Mızraklı ilmihal almış, gelip buraya oturmuş. Nereden bulur bu antika kitapları. Çaylar geldi, bayağı çay yani; demek Çınaraltı'nın henüz çivisi çıkmamış.

Derken yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu yaklaştı. Saçları su görmemiş, yüz göz kir içinde, ayaklarında bir çift eski terlik. Eli beş altı yaşlarındaki oğlan kardeşinin elinde. Oğlanın üzerinde rengi atmış bir tişört dizlerine kadar iniyor. Ayaklar çıplak.

Konuşmuyorlar, dilenmiyorlar, öylece bakıyorlar. Nusret bunları görünce elini cebine attı. Bir o cebine, bir bu cebine, yok para, yok. Sonunda ceketin koyun cebinden buruşuk bir on lira çıkarıp uzattı kıza. Kız şaşkın, sevincik olmuş, boncuk gözlü oğlanı uçurarak uzaklaştı yanımızdan. Beyazıt Camii'nin köşesini dönünceye kadar sessizce arkalarından baktık; sonra birbirimize döndük. Nusret'in gözleri nemlenmişti.

Gözlerinin içi bu kadar güzel gülen bir adam var mıdır acep dünyada? O eski ceketin koyun cebinden son parasını çıkarıp verebilen bir adam kalmış mıdır?

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim
Aldırma adam da geç git diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutan kaldırırım

Şimdi kalkacak, elleri pantolon cebinde, dudaklarında bir ilahi, Beyazıt'tan Eyüb'e kadar yürüyecek.
O da benim gibi yaşadığı çağdan muzdarip, eski günlere takılıp kalmıştı. Fakir ama onurlu günlerimiz. Nohut oda, bakla sofa ahşap evlere, bu evlerin leylak ve gül kaplamış bahçelerine, kuyudan çekilen serin sulara, tahtaboşa yuva yapan kumrulara, John Wayne'li Ayhan Işık'lı bahçe sineması filimlerine, bir türlü itiraf edilemeyen aşklara "Gizli aşk bu söyleyemem…" diye başlayan şarkılara, yıkık duvarlardan sarkan ballı incirlere, dalından düşüp kolunu kırdığı çakal eriklerine, camilerin son cemaat mahallerine, buralarda barınan ihtiyarların sohbetlerine, kandil gecelerine…

Eski ceket, boyasız ayakkabılar, elde kitap, dilde dua. O gümüş saçlarına elini şöyle bir atar, gûya alnına düşen perçemleri düzeltir, sakalını sıvazlar; inançla-sevgiyle-sohbetin en demli haliyle anlatırdı:

-Efendim, bakınız, meselenin aslı şudur.

Gümüş sakal öldü diyorlar. İnanmıyorum.

Onu Ümmî Sinan Tekkesi'nde, Eyüp Sultan Stadyumunda, üstadın mezarı başında, İskeledeki kayıkçılar ile sohbet esnasında, İslâmbey Camii'nde çocuklara Kur'an öğretirken, Erenler'de Burhan'a kafa tutarken, Hakkı Yanık ile Yeni Şafak sayfalarından birini hazırlarken görenler var.

Gümüş sakal aramızda yaşıyor, dolaşıyor. Son kitabımı imzalarken "Beni duadan unutma" diye yazmıştım.

Hiç unutur mu?

Ben buradan, o neredeyse oradan dualarımızı birbirimize gönderip haberleşiyoruz. Evet "önden giden bir atlı" oldu. Bu kesin. Demek sevgiliye kavuşmayı içimizde en çok o istedi.

Ben sana ne diyeyim Gümüş sakal?

Getir o temiz alnından öpeyim.

O güzel gözlerinden.

Çok geçmez biz de göçeriz o diyara. Sana bir leylak dalı ile geleceğim. Bu dal bütün bir Eyüp, bütün bir İstanbul bütün bir İslâm âlemi kokacak.

Takma kafana, öldü falan demişler, yalan.

Oturur birer Maltepe yakarız.

Etrafa bakarız, melul-mahzun bir kız çocuğu var mı acep diyerek.
 
Mustafa Kutlu,
Yeni Şafak, 9 Ocak 2008