Ve Cevdet öldü

13 Ocak 2018 Cumartesi

İhaleleri, imkânları, kaynakları bol olan bir üniversite rektörünün kellesini alıp kendi adamlarından birini rektör yapacaklardı. Bu operasyonun başında bizzat Cevdet yer almıştı. Oluşturduğu ekip, konu üzerinde aylarca çalışmıştı. Rektörün evine, makamına, aracına kısaca temasta olduğu her yere kameralar yerleştirdiler, ses kayıt cihazları koydular. Adamın işe yarar bir açığını kollarken aradıkları fırsat kendiliğinden ayaklarına geldi.

Rektör, babadan miras villasını satışa çıkarmıştı. Bu, bir cesede yumulmak üzere bekleyen akbabalar için büyük fırsat demekti. Sattığı villasının parasını evinde bir paket içinde teslim aldığı akşamın gece yarısında evine baskın yapıldı.

Ertesi gün, yolsuzluk yaparken suçüstü yakalanan rektörün haberi, kendilerine hizmet eden gazetelerde çarşaf çarşaf haber oldu.

Önlerine takoz koyan bir kurumun müdürünü devre dışı bırakacak bir tezgâh üzerinde kafa yorarken, adamlarından biri parlak bir yol buldu. Müdürün imzasını ıslak olarak harfiyen taklit eden bir makine geliştirmeye karar verdiler. Yaptırdıkları makineyle müdürün imzasını atarak bir ihaleye fesat karıştırdılar. Hiçbir şeyden habersiz müdür, makamını kaybettiği gibi hapishaneyi de boyladı.

Bir işadamına karşı yürütülen operasyonun merkezinde yine Cevdet vardı. Önce işadamının devletten yüklü ihale almasını sağladılar. Fakat adam bunların beklediği rayici kendilerine vermeyince başına maliyecileri musallat ettiler. Maliyeciler, servetinin yarısına mal olacak bir cezayla yetinmediler, aynı zamanda adama kodesin yolunu da gösterdiler. Adam istediklerini kuzu kuzu vererek yakasını kurtardı.

Hapishaneyi boylayan bir başka işadamına karşı yürütülen kumpasın başında yine Cevdet yer almıştı. İstediklerini yerine getirmeyen işadamının başına polisi, yargıcı musallat ederek adamın bir terör örgütüyle bağlantısını kurup hapse gönderdiler. Tüm işletmelerini batırıp defterini dürerek sıradaki işadamlarına gözdağı verdiler.

Cevdet ve ekibi bürokrasiden, üniversitelerden ve iş dünyasından sorumluydu. Başka kurumlardan sorumlu olan onunki gibi başka ekipler de benzer yöntemlerle çalışıyor, kutsal bir davanın savaşını yürütür gibi canhıraş biçimde mücadele ediyorlardı. Bu mücadelede her türlü araç pervasız bir biçimde kullanılıyordu. Yalan, iftira, kumpas, tehdit, gözdağı, rüşvet, para, kadın; ne gerekiyorsa o!

Cevdet, Denizli’nin Çivril kazasında dünyaya gelmişti. Babası öğretmendi. Boğaziçi Üniversitesini kazanmış ve babasıyla birlikte kayıt işlemlerini yaptırırken cemaatin melek görünümlü elemanlarının tuzağına düşerek örgüte katılmıştı. Öncesinde istidat ve kabiliyeti, sonrasında ise itaat ve teslimiyeti onun örgüt içinde kısa zamanda yükselmesine sebep olmuştu. Cevdet, örgütün yurtiçi ve yurtdışı faaliyetlerinde hep üst düzey sorumluluklar yüklendi. Her gittiği yerde adı ve kimliği de değişiyordu. Sonunda kendisi bile hangi kod adları kullandığını unutmuştu. Mesela Japonya’ya gittiğinde adı Yusuf’tu. Moğolistan’a giderken ise ona Cengiz adını vermişlerdi. Son dönemde Ahmet Şahindi adı ve doğrudan örgüt liderine bağlıydı; emirleri doğrudan ondan alıyor ve raporları doğrudan ona veriyordu.

Japonya’ya gittiğinde oralı bir kadınla evlenmiş; fakat evlendiği kadını hizmet dediği emellerine alet edemeyince iki çocuğuyla bir anda ve habersizce terk edip Türkiye’ye geri dönmüştü.

Daha sonra abilerin tensibiyle ikinci bir evlilik yapmıştı. Aldığı kadın da onun gibi kendisini hizmete adayanlardandı. Hatta bu uğurda, evlenmeden bir sene kadar önce ablaların emriyle bir üst düzey bürokratı baştan çıkartmak rolünü üstlenmiş bunu da hakkıyla başarmıştı. İffetini, namusunu feda etmiş, peşkeş çekmişti. Cevdet’in Ayşin adındaki bu kadından da üç çocuğu olmuştu. Lüks bir hayat yaşıyorlardı. Ne isterlerse emir kabul ediliyor, abiler, ablalar bu ikilinin etrafında pervaneler gibi dönüp duruyorlardı.

Bir gün eski bir dostu olan Bekir’le yolları kesişti. Bekir ona müntesibi bulunduğu örgütün yanlışlarını bir bir anlattı. Zahiren Bekir’in dediklerine karşı çıksa da vicdanıyla baş başa kaldığında Bekir’e hak vermekten başka çıkar yol bulamadı. Fakat içinde bulunduğu yanlışlar anaforundan kurtulması artık onun için imkânsız gibiydi.

Bekir’in ona son teklifi, bir Kur’an mealini baştan sona okumasıydı. O da bunu yaptı. Münafıkları anlatan ayetlere geldikçe sarsıldı. Cevdet kendisini iman ve İslam hizmetine adamış bir fedai sanıyordu. Hâlbuki onun hal, tavır, düşünce ve yaşantısını Kur’an, münafıklık olarak resmediyordu. O bu sarsıntıları yaşarken 15 Temmuz darbe girişimi patlak verdi. Cevdet çaresiz bu darbe girişiminde de aktif rol üstlendi. Fakat yapılan bütün bu yanlışları artık hazmedecek yeri de kalmamıştı. İçini dökmek ya da hesap sormak gayesiyle Amerika’ya gitti. Orada FETÖ elebaşıyla baş başa görüştü. Aldığı cevapların hiçbiri içini rahatlatmamış, aksine kolunu kanadını kırmıştı.

Türkiye’ye döndü. Hanımı ve çocukları Bursa’daydı. Yalnızlığını fırsat bildi. Bir müddet oturduğu koltuğunda hayatının muhasebesini yaptı. Zaten talak yemini yapmıştı, bu saatten sonra eşini de boşamış sayılırdı. Onu hayata bağlayacak hiçbir şeyin kalmadığına kanaat getirerek kendisini oturduğu dairenin penceresinden yere bıraktı. Ve Cevdet öldü.  

Aynı zamanda bir akademisyen de olan Ömer Çaha, “İçindeki Şakirdi Öldürmek/ Bir Rüyanın Sonu” isimli romanında Cevdet’in şahsında ve yüzde yüz yaşanmış olayların diliyle başarılı bir FETÖ analizi yapmış. Batılı tasvir etmeme noktasında çok hassas davranılmasa da FETÖ’nün korkunç ve iğrenç yüzüne iyi bir ayna tutulmuş. Tavsiye ederim..  

 

YORUM YAZ

  • HarunHarun3 ay önce
    Rabbim bütün fetöcü itlerin sonu böyle olsun,hepsi böyle ,bu cevdet gibi geberip gitsin.Amin.