Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu, itekleniyor mu?

13 Ekim 2017 Cuma

Esasen Amerika’nın Türkiye’ye sorduğu soru “gerçek bir müttefik miyiz?” sorusu değildir. En açık ve yalın haliyle Amerika’nın Türkiye’den cevabını beklediği soru “ileri karakolumuz olmaya neden itiraz ediyorsunuz?” sorusudur. Türkiye’deki vize işlemlerini askıya alma kararı ‘yumuşak bir ambargo’ sayılır ve sadece ölçüsüz değil çok daha fazlasıyla hukuksuz bir dayatma ve önü açık bir tehdittir.

Amerika ve Türkiye ilişkilerini kopma noktasına doğru sürükleyen silsile halindeki kritik gelişmeleri önemsizleştirip Büyükelçi John Bass’ın keyfi, sinsi ve Trump yönetimini de tuzağa düşüren paralel bir yapıyı işaretlemek çözüm değil, olamaz da. Kaldı ki “Amerika’yı Ankara’ya atadığı büyükelçi mi yönetiyor?” tarzındaki yaklaşımlar hızla ve en üst perdeden resmen reddedildi. Ancak Büyükelçi Bass’ın üslubu ve tavrı hiç eleştiri konusu yapılmadı. Aksine Washington yönetimi vizeleri askıya alan kararın Dışişleri, Beyaz Saray ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nin koordinasyonuyla alındığını açıkça beyan etti. 

Sarı Saçlı, Mavi Gözlü Yeni Kurtarıcı!

Saçma ve zararlı bir prestij tutkusu olarak tezahür eden Trump’ın Türkiye’ye yönelik yumuşak, sahiplenici ve ittifakı kuvvetlendirici bir siyaset izleyeceği vehminde ısrar etmenin hiçbir manası ve faydası bulunmadığı net olarak görülüyor. Zaten Obama-Clinton çizgisine nazaran Trump’ın Türkiye’yle daha sıkı ve verimli bir ilişki tesis edeceğine dair kimi hayal kimi uydurma ama hemen tamamı temelsiz olan izah ve analizler birer ikişer boşa çıkmıştır. Sadece medya, sermaye, diplomat, asker hatta başkan boyutunu aşan bir irade olarak Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasına itiraz eden, uyumlu bir müttefik olmaktan imtina eden Türkiye’ye karşı adı konulmamış bir düşmanlık siyaseti izliyor. Bu sebeple resmen müttefik olan iki ülke arasında günden güne belirginleşen ölümcül bir rekabetin ve yıkıcı bir düşmanlığın pratiğe dökülüşüne şahitlik ediyoruz.

Amerika’nın İstanbul Konsolosluğu’nda görevli Metin Topuz’un gözaltındaki sorgusunu takiben 15 Temmuz darbe girişimi bağlamında tutuklanması Türkiye’ye isnad edilen bir rehin tutma ve takas sürecini hızlandırma girişimi değildir. Eğer böyle bir durum vaki ise bu zemini ve ilişki tarzını en kaba şekliyle dayatan Amerika tarafıdır. Türkiye’de yargının ne kadar sağlıklı işlediği ayrı ve uzun bir tartışma konusudur. Ancak Türkiye’deki yargı sürecindeki eksiklikleri veya siyasi nüfuzu tartışırken işin Amerikan hegemonyasını tesis etmek adına sergilenenlerini atlamak olsa olsa basit bir kurnazlıktır. Bu sebeple ilk elde Başbakan Binali Yıldırım’ın başlatılan hukuki süreç için izin ve icazete muhtaç olunmadığının altını çizmesi çok yerindedir. Örnek olay olarak Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın hapse atılması ve Fetullah Gülen’in operasyon ekibiyle birlikte Amerika’da üslenmesini dile getirmiştir. Başbakan Yıldırım konuşmasının akabinde konuyu PKK-PYD’nin Türkiye’ye karşı taktik bir ordu düzeninde donatılmasına bağlayarak tırmanan krizin köşe taşlarını imlemiştir.

Vizeleri askıya alan karar acele alınmış bir karar olsa da Amerikan yönetimindeki boşluktan doğan ve hızla çözülebilecek bir kriz olarak tanımlanabilir mi? Hükümet kanadından yapılan açıklamalarda ve medyada bu doğrultuda yorumlar yapılıyor. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan dün valilerle yaptığı bir toplantıda kurduğu “ileri garnizon gibi kullanılacak bir Türkiye yok artık” cümlesinden sonra “egemen devletlerin eşitliği ilkesi”ne vurgu yaptı. Evet, gerilim olmasın, yumuşama olsun, ilişkiler normalleşsin vs. ama Türkiye nihayetinde “mütekabiliyet esasına göre hareket etmek zorundadır.” 

Sarkacın Dışına Çıkış Mümkün mü?

Türkiye elbette Amerika olsun Avrupa olsun Batı’yla ilişkilerini yeniden düşünüp kararlaştırmak durumundadır. Lakin aynı şekilde Amerika olsun Avrupa olsun Batı ittifakı da Türkiye’yle ilişkilerini yeniden ölçüp biçmek durumundadır. İlişkilerin dostluk mu yoksa düşmanlık zemininde mi sürdürüleceğine karar vermesi gereken Türkiye’den önce Amerika ve Avrupa’dır. Türkiye’de işleyen hukuki sürecin niteliği, yolsuzluk veya benzeri sorunlarla mücadele, siyasal tezlerin gücü zaafları meselesi içeride sürdürülmesi gereken tartışmalardır. Batı’dan taarruza geçen emperyalist bir tarzı, hegemonik bir dayatmayı, yıpratıcı ve yıkıcı birtakım operasyonları sineye çekip hizaya girmeye Türkiye neden mecbur olsun ki? 

Ortak bir dil, nezaketli bir üslup hepten kayboluyor çünkü stratejik konumlanışlar hızla zıtlaşıyor ve cepheler karşılıklı açılıyor. Krizin tırmanış seyrini Nihal Bengisu Karaca dünkü Gazete Habertürk’te ABD eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un Financial Times’ta yayınlanan bir makalesi üzerinden gayet çarpıcı veriler eşliğinde gözler önüne sermiş. Gordon’un söz konusu makalesinde geçen Amerika ve Türkiye’nin bölgesel çıkar ve tehdit algılarının ciddi şekilde ayrıştığına ilişkin vurgularında da geçiyor “Amerikan vatandaşlarını rehin tutma” ifadeleri. Ancak daha ötesinde Türkiye’nin Hamas’la, İhvanı Müslimin’le, Libya ve daha birçok bölgedeki İslamcılarla, Katar’la ilişkisinden ötürü ortaya çıkan rahatsızlık ve çatışma alanlarına değinilmiş. NATO savunma sisteminin dışına doğru yönelim çerçevesinde Rusya’dan alınacak S-400’ler için de ayrışmayı derinleştiren bir adım nitelemesi yapılıyor.

Türkiye modernleşme sürecinde ama hassaten Kemalist Cumhuriyet döneminde zecri tedbirlerle halka dayatılan Batı ittifakının dışına doğru artan bir devinim içerisinde. Ancak bu bir savruluş değildir. Belli bir oranda Batı tarafından iteklenme olsa bile doğal seyrinde bir uzaklaşmayı da ihtiva ediyor bu devinim. Türkiye’nin o kadar gücü, iradesi var mı? Sonunda Rusya’nın başını çektiği Avrasya ittifakının tehdit alanına girme riski var mı? Belli bir oranda evet ama ilişkileri tek başına belirleme gücüne sahip olamasa da Türkiye o gücü ve iradeyi, mevcut ölümcül rekabet sürecinde hızlıca toparlayıp kendi özgün rotasını çizmek zorundadır. Başka çıkış yolu bilen varsa söylesin.

 

  • şükrü onukşükrü onuk1 ay önce
    Türkiyenin beklenmeyen ani manevraları karşısında ne yapacağını şaşırıp şok üstüne şok yaşayan ABD yeni konsept geliştirmekte zorlanıyor. Artık kendilerini yeniden konumlandırma işini ağırdan almayarak hizaya gelmeleri kendi lehine olur.