‘Tercih Değil Mecburiyet’ de Olsa Şantaj Sürüyor 

01 Aralık 2017 Cuma

Biri Londra’da diğeri Washington’da bulunan iki ayrı düşünce kuruluşunda ve fakat her ikisi de neredeyse eşzamanlı olarak yapılan konuşmalar (29 Kasım) Türkiye-Amerika ilişkilerinin çok boyutlu gerilimine dair en önemli kırılma noktasını işaretliyor esasında.

Amerika Dışişleri Bakanı Rex Tillerson önemli bir müttefik olarak gördüklerinin altını çizse de sürekli açığa düşürdükleri hatta kimi zaman askeri darbeyle kimi zaman yıkarcasına terörle sarstıkları Türkiye’ye tavsiyeyle karışık şöyle bir ikazda bulunuyordu: “Bir NATO müttefikimiz olarak Türkiye’den, ittifakın ortak savunmasını öncelemesini istiyoruz. İran ve Rusya, Batı toplumlarının sağlayabileceği ekonomik ve siyasi faydaları Türk toplumuna sunamaz.” Askeri ittifakın savunma sistemini tercih etmeyen bir üyeye öncelikle ve doğrudan ekonomik ve siyasi zarar zemini bir korku tüneli olarak gösteriliyordu.

İngiltere’de temaslarının bir parçası olarak Londra’da bir düşünce kuruluşunda konuşma yapan Başbakan Binali Yıldırım ise özelde Amerika genelde Batı’nın Türkiye’nin güvenliğiyle alakalı ne kadar ilgisiz hatta umarsız olduğu şöyle vurguluyordu: “Rusya’dan S-400 füzesi almamız tercih değil, mecburiyet. NATO’da bize gereken katkıyı, desteği sağlasalardı, gerekli işbirliğini yapsalardı biz niye gidelim başka bir şey alalım. En önce onlarla oturduk. Biz elimizden gelen bütün çabayı gösterdik. NATO’nun bize karşı saldırılarda ne kadar ilgisiz kaldığını hep beraber gördük.

Hukuk Mecrasından Haciz Devşirmek

Başbakan Yıldırım, Amerika ve Batı’ya yönelik eleştirilerine 15 Temmuz darbe girişimi dolayısıyla FETÖ’ye kol kanat gerilmesi ve IŞİD’le mücadele maskesiyle PKK-PYD unsurlarının Türkiye’ye karşı silahlandırılmasını da ekliyordu doğal olarak. Bütün bunların sonuna Rıza Sarraf ve Hakan Atilla’nın tutukluluğunu ima ederek hukuki mecradan çıkarılıp siyasi sonuç devşirilmeye çalışılan davaların ilişkileri tehdit eder duruma geldiğini de ilave ediyordu. Beklenti ve talebin ilişkileri düzeltecek bir çıkış olduğu açıkça ifade ediliyor hemen her zeminde.

İşte bu şartlar altında Rıza Sarraf ve Hakan Atilla’nın tutuklanıp açıkça itirafçılığa ve Türkiye’yi suçlamaya zorlandığı vasat normal hukuki bir yargılama süreci olarak değil sürüp gelen ve nereye varacağı da tam olarak kestirilemeyen bir şantajın parçasıdır. Adaletin tecellisi veya rüşvetin cezalandırılması için Amerikan devleti ve yargısının Türkiye’nin peşinde düştüğünü propaganda edenler zelil bir işbirliği, zannedenlerse büyük bir yanılgı içindedirler.

Davaya ilişkin medyaya sızdırılan bilgi ve belgeler, mahkeme safahatına dair salondan verilen detaylar üzerine çokça konuşulacak elbette. Ancak bu süreci CIA ve FBI gibi kuruluşlarla paralel yürüten Secret Service/Gizli Servis isimli kuruluşun iki önemli görevi uhdesine aldığını da hatırda tutmak icap eder. Gizli Servis bir taraftan Amerikan Başkan ve Yardımcılarını aileleriyle birlikte korumakla diğer taraftan Amerikan dolarının değerini bütün dünyada korumakla görevlendirilmiş bir örgütlenme.

Ambargo Değil Delinmesi mi Suç?

‘Kayıtdışı’ yani Amerikan bankacılık sisteminin onaylamadığı her türlü dolar hareketliliğini takip ederek gerekli operasyonlar için altyapı oluşturma görevi öncelikle bu servisin işidir. Bu sebeple Amerika açısından bu yargılama hiçbir uluslararası hukuki bağlayıcılığı bulunmayan İran ambargosunu delme suçunu cezalandırmaya kalkışma zorbalığından başkaca bir anlam ihtiva etmemektedir. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın vurgu ve itirazını bu zemine yoğunlaştırdığı şu cümleler dikkatleri ve direnci meselenin nirengi noktasına odaklamak açısından son derece hayatidir: “Davadan ne çıkarsa çıksın biz doğru olanı yaptık. Biz ABD’ye böyle bir taahhütte (İran’a ambargo uygulama taahhüdünde) bulunmadık. Dünya ABD’den ibaret değil. Bizim İran ile ticari ve enerji konularına ilişkimiz var.

Türkiye veya bir başka ülke için Amerika’nın ambargo dayatması, ticareti sınırlaması veya enerji işbirliğini ipotek altında tutmasının hukuki geçerliliği nedir? İşte tam da bu sebeplerle hukukun değil gücün hatta zorbaca bir dayatmanın önünde eğilmenin hiçbir faydası olmayacağı gibi ölümcül suretlerde zararları hızla dikilecektir karşımıza. Amerika askeri ve siyasi alanlarda olduğu gibi iktisadi alanda da ittifak değil alenen bağımlılık dayatıyor. İttifak dolayısıyla üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediği gibi aksi yönde yıkıcı faaliyetlerde bulunuyor. Yıkıcı faaliyetleri gidermek üzere ortaya çıkan mecburiyetleri, canhıraş arayışları da gayri meşru ilan edip ağır bir biçimde cezalandırmaya girişiyor.

Kuşatma derinleşirken kamuoyunu marjinal ve günü kurtarmaya yönelik açıklamalarla sakinleştirmeye çalışmak yerine stratejik ve uzun erimli bir plan dairesinde Hükümetin yanında direngen bir ruh haliyle nasıl tutulacağı üzerine kafa yorulmalı. Bir dönem ‘devlet projesi’ ilan edilen kişiyi başka bir dönem “ajan olduğu baştan belliydi, canı cehenneme” söylemleriyle takdim ederek tutarsız ve panik halini aşikâr eden durumlara savrulmaktan imtina edilmeli. Güvenli ve sağlam bir duruşu ulusalcı sembol ve söylemlere sarılarak veya Kemalist oligarşinin bileşenlerine sırnaşarak elde etme hayali derhal devreden çıkarılmalıdır.

Türkiye’nin askeri ve siyasi açıdan zaafa uğratılma girişimlerine paralel olarak işleyen iktisadi alanda da tuzağa düşürülme planının devrede tutulduğu daha güçlü, derinlikli ve istikrarlı bir biçimde kamuoyuna izah edilmelidir. Amerikan yargısında aklanmak çok zor hatta imkânsız olsa da utandıracak bir şey sayılmamalıdır. Eğer utanacak bir şey varsa o da Amerikan adaletine inanmak ve oradan medet ummaktır öncelikle. Evet, pis işler çeviren ve ülkenin imkânlarını vampir gibi sömürenlerle acilen ve en ağır bir biçimde hesaplaşmak da bu ülke insanlarının ertelenmeyecek beklenti ve talebidir. Ancak bu adalet talep ve beklentisi hiçbir ülke veya örgüt hesabına işlemeyecektir, bunu da herkes bilsin.

 

YORUM YAZ