THY- Güney Avrupa Haziran

İrade ve istikamet savaşı

12 Aralık 2017 Salı

Kudüs, yeni değil, tam yarım asırdır Siyonist İsrail’in işgali altında. Elbette Amerika Başkanı Trump’ın büyükelçilik binasını Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararı basit ve olağan bir gelişme değildi. Aksine günden güne derinleşen işgalin dahası bütün bir Filistin’i özelde Kudüs’ü Siyonist devlet politikalarına uygun bir biçimde Yahudileştirme çalışmalarını meşrulaştırma, hızlandırma ve kalıcı kılma yönünde atılmış yıkıcı bir adımdır. Bu yıkıcı adım, Siyonist ideoloji ve devlet kadrolarıyla İsrail’in varlık sebebi ve yöntemi olan daha fazla işgal, daha fazla tehcir ve bunlara bağlı olarak daha fazla Yahudi yerleşimci politikalarıyla eşgüdümlüdür.

İsrail her ne kadar genelde Batı ama özelde Amerika için stratejik düzeyi çok yüksek ileri bir karakol işlevi görüyor olsa da İslam coğrafyasının başına musallat olmuş despotik rejimler açısından da yenilemez bir düşmandan meşruiyet devşirilen ebedi rakibe dönüşmüş durumda. Ebedi rakip pozisyonu dahi Katar hariç Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez monarşileri ve Mısır’ın iradesine el koyan Abdulfettah Sisi cuntası açısında alenen Müslüman halkların iradesine ve İslami hareketlere karşı fiilen güçlü bir müttefike terfi etmiş durumdadır. Bu sebeple despotik rejimlerin ortaya koyduğu tepkilerin içeriği ve dozajı Avrupa Birliği ülkeleri kadar olsun bir düzeye ulaşamamıştır. Bir taraftan patlamaya hazır toplumsal öfkeyi bastırabilme telaşı diğer taraftan arkasını Rusya’ya dayamış İran’ın Şii-Farisi yayılmacılığını engelleyebilme umuduyla İsrail’le paralel hareket etmeye mecbur gördüler kendilerini. 

İsteseniz de Dost Olamazsınız

Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını ilan eden ABD Başkanı Trump’a pek çok devlet başkanından itiraz geldi. Gerek kurumsal olarak Avrupa Birliği temsilcileri gerekse başta Fransa ve Almanya olmak üzere AB’yi oluşturan devletler hem BMGK kararına atıflar yaparak hem de Ortadoğu’yu yeni bir kaosun içerisine iteceği gibi gerekçeler sıralayarak Amerikan Yönetimine muhalefet ettiler. Başkenti Doğu Kudüs olmak üzere 1967’yi esas alan Filistin topraklarını ve işgal altındaki diğer bölgelerde İsrail olmak üzere iki devletli çözümde halen ısrarcı gözüküyor Avrupa Birliği. Ürdün’ün talebi üzerine Kahire’de toplanan Arap Birliği Dışişleri Bakanları’nın Olağanüstü Kudüs Toplantısı’nın ardından yayınlanan bildiride de Trump’ın açıklaması ‘hükümsüz ve bağlayıcılığı olmayan bir karar’ olarak tanımlandı. Bölgeye kaos ve çatışma getireceği sebebiyle Amerika aldığı bu karardan geri adım atmaya davet edildi. Ne var ki Arap Birliği Dışişleri Bakanları tam tarih veremeden ve sadece bir ayı geçmeden ibaresi koyarak yeni bir toplantı kararı ilan etmekten öteye geçemedi, beklendiği üzere.

Türkiye’nin gösterdiği tepki ise daha farklı ve dikkat çekici düzeyde daha şiddetliydi. Meclis’te grubu bulunan partilerin yayınladığı ortak deklarasyon 1967 sınırlarına ısrarla vurgu yapıp Kudüs’ü şartsız bir biçimde Filistin’in başkenti olarak tanındığını beyan ediyordu. CHP ve MHP cephesinden gelen Filistin mücadelesini sahiplenici ifadeler alışılanın bir hayli ilerisindeydi. Mesela CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ilk açıklamasında şöyle söyledi: “Kudüs’ün ortasına Trump bir bomba koydu. Derinden yaraladı bizi, Ortadoğu’yu, barışı özleyen herkesi derinden yaraladı. Filistinli kardeşlerimizin haklı davalarının yanında sonuna kadar duracağız, destek vereceğiz.” Öyle ki, Milli Mücadele ile Filistin’in özgürlüğü mücadelesini bir ve aynı gördüklerini vurguladı. Sonrasında da ise şu cümleyi kurdu: “Filistin olayı bu milletin onurudur. Kudüs hepimizin üzerine titrememiz gereken bir şehirdir. Orası birilerine asla ve asla terk edilemez. Bunu gayet açık ve net CHP grubu adına söylüyoruz.” 

Kudüs Duruşu Asla Bozulmamalı

Diğer taraftan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin gösterdiği tepkiler ve duruşunu ifade ederken kullandığı ifadeler milliyetçiliğin dar kalıplarına, klişe söylemlerine sığdırabilecek şeylere benzemiyordu. Mesela Bahçeli oldukça uzun ve vurgulu konuşmalarından birinde tipik ulusalcı kara propagandaların ipliğini pazara çıkarırcasına safını deklare ediyordu: “Türk-İslam âlemi Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapmaya cüret eden sefil anlayışa karşı, haklı bir intifada ve infial içindedir. Tekrar sesleniyorum; Kudüs İslam’dır, iffettir, itibardır, emanettir. İlk kıblemizin kaynağı, üç büyük mescidimizden birinin tarihi mekânıdır. Hiç kimse, hiçbir karanlık emel, gerçekleri değiştiremeyecektir.” İlginçtir Bahçeli, Amerika ve İsrail’e karşı intifada çağrısını dahi seslendirdi. Pek çok gerekçeyle Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin partileri adına yaptıkları açıklamanın konjontürel ve yaklaşan seçim atmosferiyle ilişkili olduğu değerlendirilebilir. Diğer zamanlarda benzer konularda sergiledikleri tutarsız söylemlere de dikkat çekilebilir. Fakat buna rağmen Kudüs’e dair serdettikleri söylem ve duruş toplumsal iradenin çiğnenemeyecek düzeyde güçlü olduğunun göstergesidir.

Son dönemde Türkiye’nin İsrail’le anlaşmasının mecburiyetine, zaruretine ve hayati değerine ilişkin Hükümet cephesinden yapılan güçlü vurgulardan eser görülmüyor artık. Ne had safhadaki turist ihtiyacına ne de Türkiye’ye level atlatacak Doğu Akdeniz’deki enerji işbirliği anlaşmalarının önemine dair nutuklar atılabiliyor şu süreçte. Aksine neredeyse Hükümet her bir birimi ve temsilcisiyle İsrail’in işgalci kimliğini lanetlemeyi bu kritik dönemin zarureti sayıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önce Trump’ı Amerikan sisteminin oyununa gelerek hareket ettiği yönündeki değerlendirmeleri kısa sürede nerdeyse kökten değişti. Trump’ın Kudüs kararını bir kışkırtma olarak niteleyen Erdoğan kararın geçersizliğine dair şu benzetmeyi yaptı: “Ey Trump senin böyle bir yetkin var mı? Emlak mı alıp satıyorsun?” Çekilen rest burada kalmıyor ve daha ileri taşınırken İsrail net bir biçimde “işgalci bir terör devleti” vasıflarıyla tanımlanıyordu.

Tam da bu noktada beliren dış politikada çizilen zikzakları gidermek maksadıyla, tereddütleri ve muhtemel eleştirilerin önünü kesecek tarzda Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ açıklamalar yaptı. Bozdağ, “Türkiye, Filistin-Kudüs konusunda zikzak çizmeden, net ve açık politikaların sahibi olmaya ve bunu savunmaya devam edecektir. Bu konuda yalnız kalsa dahi Türkiye’nin kanaati, görüşü değişmeyecektir.” Bunların söylenmeye mecbur olunduğu bir vasatta Mavi Marmara Davası’nı kapatan anlaşmanın getirdiği ağır sorumlulukların, İHH başta olmak üzere hedef tahtasına oturtulan İslami çevrelere ve mücadeleye dair ciddi bir muhasebe yapılır umarız. 

Kudüs’e ve Filistin’e gösterilen sahiplenici duyarlılık ne kadar insani ve doğal ise Siyonist İsrail’e karşı duyulan öfke ve güvensizlik de o kadar insani ve doğaldır. Ne kadar kudretli ve ihtişamlı olsanız da hayat ve eşyanın tabiatı er ya da geç sizi bu çizgide hizalanmaya, bu safta mücadele vermeye mecbur kılacaktır, kılmaktadır. Çünkü hayat bir irade ve istikamet savaşıdır.

 

YORUM YAZ