‘Devlet’, Coşkulu Bir Kerkük Destanı mı Yazdı?

20 Ekim 2017 Cuma

“Kerkük’ün plaka sorunu halloldu, Musul plakası içinse önümüzde birkaç küçük problem kaldı” cümlesiyle söze girsek ne kadar ciddiye alınır acaba? Siyaset elbette bir iddia meselesidir. Ancak en az onun kadar irade, cesaret ve kudret gerektirir. Sloganlar kimlik aşılar, coşku kazandırır. Fakat cesaret ve kudret için sloganlar yeter şart olamazlar hiçbir zaman. İdeolojiyi, ideolojiyi kitlelere aşılayıp harekete geçirici bir unsur olarak sloganları küçümsemek siyasi kadroların telafi edemeyeceği bir zaaf demektir. Lakin dengeyi ve eşgüdümü beceremeyen siyasal hareketler ne kadar büyük bir coşku oluşturma imkânı yakalasalar da neticede toplumsal tercihleri pratik şartlar belirleyecektir.

Irak ve Suriye’deki sarsıcı gelişmeler bağlamında aslında Türkiye’nin de çok boyutlu olarak geleceğini konuşup tartışıyoruz. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani’nin giriştiği bağımsızlık süreci çok kısa bir süre içinde çökertilmesiyle Irak’ın nasıl bir geleceğe taşınacağı da belirginleşmeye başladı. Maalesef mesele Türkiye’de Musul’u bile bir tarafa bırakıp Barzani ve Kerkük’e endeksli tartışılıyor. Bu dar ve kısır perspektifle birlikte bir bütün olarak Irak’ın geleceğinde kim, ne oranda ve nasıl bir rol sahibi olacak konusu boşa düşmüş görünüyor.

Türk mü Kalacak, Acem mi Olacak?

Başlıkta geçen “coşkulu bir Kerkük destanı yazma” sürecinde kurumsal olarakTC Devleti’ni değil MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi kastettiğini baştan belirtelim. Çünkü IKBY’nin bağımsızlık referandumunu ilan edişiyle birlikte teyakkuz ve seferberlik ilanında Devlet Bahçeli sadece Hükümet’in değil neredeyse tüm kurumlarıyla devletin de önüne geçmişti. Bu durum bir taraftan bakınca ileri görüşlü, ufuk açıcı ve milli güvenlik stratejisiyle son derece uyumlu bir çıkış gibi görülebilir. Ancak diğer taraftan milliyetçi ideolojinin ürettiği hamaset ve öfkeyle bölge gerçeklerini ters yüz eden bir edilgenliği de beraberinde getirdi. Evet, pasif bile değil edilgen, bağımlı hatta kullanışlı bir iklim inşa edildi. 

Önce “savaş ilanı” talep edildi sonra bunun için sefer görev emri yazılmış “beş bin ülkücü”den haberdar edildi kamuoyu. Nihayet Barzani’yi “yakalayıp getirme” planı devreye sokuldu. En sıcak haliyle Irak gündemi hep Barzani, Peşmerge, Kürdistan, aşiret vesaireden ibaret bir tehdit konsepti dâhilinde tanımlandı. Kerkük ve Musul’u takip edecek 85 plaka için müjde verildiyse de kurtarılmak üzere sıraya konulan beldenin ismi telaffuz edilmedi. Bununla birlikte önü açık bir “Türkmen illerine sahip çıkma iradesi” beyan edildi. 16 Ekim’de başlayan askeri hareketlilikte ciddi hiçbir çatışmaya mahal kalmadan Barzani’ye bağlı Peşmerge birliklerinin önce Kerkük’ten daha sonra Mahmur ve Sincar gibi bölgelerden çekilmesiyle sonuçlandı. 

Öncelikli soru şudur: Kerkük’ü kimler ve kimlerin hesabına kurtardı? Ne gariptir ki; bu gibi kritik soruları sormadan coşkulu bir sevinç atmosferine gark olması isteniyor toplumdan. “Kerkük Türk’tür ve Türk olarak kalacaktır” söylemi başarılı bir biçimde hayata geçirilmiş gibi kitlesel bir mutluluk tablosu bekleniyor. Peki, Kerkük’e giren ve Irak Ordusu olarak tanımlanan fakat esasen İran’ın örgütleyip yönettiği Haşdi Şabi’nin takviye güçleri mesabesindeki askeri birliklerin zaferiyle nasıl oluyor da Türk milliyetçiliğinin zaferi paralel seyredip ortaklaşıyor? Haşdi Şabi Kerkük’e girerken neler söyledi ve neler yaptı ki Barzani’nin çözülüp kaçışı tehdit bertaraf edilmiş, kaygılar bitmiş gibi bir algı oluşturuldu? 

Davutoğlu’nu Dövüyor, Size Dokunmuyor mu?!

Sadece Musul ve Kerkük’e değil bütün bir yeryüzü coğrafyasına Türklü gurur ve şuuruyla bakmak bir tercihtir elbette. Ancak bu gurur ve şuurdan oluşan milliyetçilik ideolojisi hedef belde ve kitlelerde ne kadar saygı ve karşılık bulur sorusu basit bir polemik sorusu değildir. Kimsenin coşkusuna ölçü koyacak veya istikamet belirleyecek bir niyet ve görev edinmedik fakat ortaya çıkan tutarsız ve çözümsüz tablolarla üzerinden oluşturulacak sahte coşkulara, hayali zaferlere de kapılacak halimiz yok. Barzani’yle girişilen ölçüsüz bir rekabetin İran’ın bölgedeki nüfuzunu hızla tırmandıran bir boşluk oluşturduğu tartışma dışıdır. Kerkük İl Meclisi’ne adım atar atmaz asılan Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Hamaney posterleri sadece Bağdat’a, Basra’ya, Musul’a değil Kerkük’e de biçilen fanatik ve yıkıcı misyonun en önemli sembolüdür.

Kerkük’ü Kürtleştirme, Araplaştırma yarışı şimdilerde Farisi tandanslı bir Şiileştirme yarışına dönüşmüştür. Ancak Bahçeli’nin şahsında Türk milliyetçiliği krizin bu boyutuyla hiç ama hiç ilgili değildir. Bu ilgisizlik tabii ki MHP’nin ve çevresindeki Türk milliyetçilerinin iç sorunudur, bize söz düşmez. Ancak Bahçeli’nin ürettiği bu söylem ve duruşu Hükümet politikası olarak belirlemek yaşanan krizi katlayarak büyütmekten başka manaya gelmez. Bu bağlamda AK Parti Hükümetleri’nde uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık yapmış Ahmet Davutoğlu’na yönelik MHP cephesinden sadır olan ağır tahkir, tahrik ve tehditler içeren saldırgan çıkışların geçiştirilmesi haksızlık olur. 

Kerkük Türk’tür ve Türk olarak kalacaktır” ajitasyonuyla sadece Irak’ı kuşatan daha büyük ve daha güçlü tehlikeler örtülüp saklanmıyor. Belki bundan önce Türkiye’yi tüm doğal ve mecburi ilişkilerinden soyutlayan, bütün iddialarını hadım eden bir pasifizm siyaset olarak dayatılıyor. Bahçeli ve kurmay kadrosu her ne kadar Davutoğlu’nu yakın döneme dair yanlış addettikleri politikalardan sorumlu kılıyormuş gibi gözükse de en temelde AK Parti’yi Hükümet olarak icra ettiği hemen her şeyde inkâra zorluyorlar. En az Davutoğlu kadar tahkir, tahrik ve tehditlere muhatap olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temsil ettiği siyasal ve ahlaki çizgidir. “Bahçeli-Davutoğlu arasına girmeyelim” ya da “Davutoğlu’nu susturalım” tercihi bu fitne ve inkâr dayatmasını içselleştirmek sayılacaktır.

Bir devlet şu ya da bu gerekçelerle kaybedebilir, geri çekilebilir veya uzlaşmaya mecbur kalabilir. Bunlar hüzün verici olsa da olağan sayılır. Olağan olmayan kaybedilmişin zaferini kutlamaya kalkışmaktır. Küçük risklerle uğraşırken büyük tehditlerle kuşatıldığının farkında olamamaktır. Çok kısa bir süre öncesine kadar Bahçeli ve MHP kurmay kadrosunun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temsil ettiği siyasal ve ahlaki çizgiye ilişkin sergilediği sistematik olarak itibarsızlaştırıcı ve yıkıcı siyasete gözleri ve kulakları kapamaya karar verdikten sonra sağlanan milli birlik ve mutabakat görüntüsüyle sevinçten havalara uçmak herkese serbesttir.

 

  • Mahmut PAYAM Mahmut PAYAM 27 gün önce
    Nisbeten katılıyorum. Meseleye ırk zaviyesinden değil de bir bütün olarak islam zaviyesinden bakmamiz gerekiyor. Elbette hem Musul hem de Kerkük bizim olacak. Ki şu anda bizimdir zaten. Sadece emanet olarak bıraktık oraları. Hatta Erbil de bizimdir. Buralarda Türkmenler,Kürtler,Araplar yaşıyor. Hepsinin ortak yanı ise müslüman olmalarını. Unutmayalım ki Devlet-i Aliye Osmanlı, zamanında bir çok milleti bünyesinde barindiriyordu. Bununla birlikte bu bir çok milleti islam çatısı altında tutuyor ve ortak Ülkü olarak islamı öngörüyordu. Dolayısıyla bizim için mühim olan Kerkük ve Musul'unTürk kalması değil ait olduğu yere verilerek islam sancağı altında tutulmasıdır. Etnik özelliği mühim değildir.