Tarih tekerrür ettikçe, başımız belada demektir!

23 Aralık 2016 Cuma

Merhum Akif’in;

Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! 

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 

Tarihi ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; 

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Dizeleri ne yazık ki her devirde olduğu gibi bugün de aynı ile “TEKERRÜR” ediyor.

Âdem (as) oğulları nefisleri yüzünden ihtilafa düşünce, biri canından diğeri de imanından oldu.

Hz Yakup (as)’un oğulları şeytana uyunca, Hz Yusuf’a kuyular yol oldu.

İsrail oğullarının hâlâ devam eden azgınlıkları, ne kendilerine ne de diğer milletlere Dünya’yı “yar” kıldı.

Hz Peygamber (sav)’in “En sevgiliye” kavuşmasının ardından, daha mübarek naaşları toprağa verilmeden, iblis, sahabe efendilerimizin ihlaslarını bozmak için “hilafet” meyvesini masaya sürdü.

Belki onlar değil ama, onlardan sonrakiler bu “hubbu cah” denen “aldatıcı meyve” yüzünden birbirine girdi.

Giriş o giriş...

İslam dünyasının hâlâ kanayan en büyük yarası olan ALEVİ-ŞİA çekişmesi bu “sahte meyvenin” ürünüdür.

İslam’dan önceki hayatlarında, kardeşler arasındaki ihtilaf yüzünden bir türlü “ayar tutturamayan” Türk devletleri de acı kaderi birer birer tattı.

İslam sonrası Türk devletleri de bu yüzden, çok kere “tekfurun ayağının altına” düştü.

Osmanlı’nın ilk nüvesi olan Kayıların ilk düşmanları da yine kendileri gibi olan diğer Türk Beylikleri idi.

Yaşanan “Beylik” rekabeti, “post kavgasına” dönüşünce, az kalsın düşmanın ayağını öpeceklerdi ki Yüce Yaradan imdada yetişti.

Sonra, dünyaya nizam veren “Koskoca bir imparatorluk” şaha kalktı.

Tabii imparatorluk yükseldikçe, düşmanları da çoğaldı ve “onlar dışardan biz içerden” yıkıverdik.

Yerine ecnebi hamuru ile yoğrulmuş kültürden inşa ettiğimiz, bu yeni “Türk Devleti” de, “mayasındaki ecnebi katkı maddeleri” miadını doldurdukça, aynı kadere doğru hızla yol almaya başladı.

Genç Türkiye, doğrulmaya çalıştıkça, iç ve dış çeldiriciler, bir bir ortaya çıkmaya başladı.

Bu çelmeler, 1960, 1972, 1980, 1997 ve 2016’da tekrardan ama farklı şekil ve mihraklarca bıkılmadan usanılmadan denendi.

Bu çeldiricilere, bazen bir “ihtilal komitesi”, bazen de bir “paravan örgüt” kisvesi giydirildi.

Burada önemli olan husus, “başımıza gelenlerin”, bizim basiretsizliğimizden mi, yoksa düşmanlarımızın “becerisinden mi” kaynaklandığı idi.

Bence her ikisi de.

Ancak, bizim payımızın daha büyük olduğunu düşünüyorum.

Biz ne zaman ki, 

Nefsimizi kalbimize tercih ettik,

Aklımızı midemizin emrine verdik,

Ruhumuzu cesedimizin kölesi yaptık,

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız” (H.Ş) direktifine kulak tıkadık.

“Müslüman bir delikten iki kere ısırılmaz (H.Ş)” uyarısını duymazdan geldik.

Yaşadıklarımızdan “ibret” almadık, ense yaptık.

İşte o zaman ayağımız hep kaydı, başımıza gelmedik musibet kalmadı.

Her kaybedişimizde, düşmanlarımız çoğaldı.

Her doğruluşumuzda, düşüşümüz daha da şiddetlendi.

Her birleştiğimizde, ayrılığımız daha beter oldu.

Çırpındıkça, daha derine gidiyoruz.

Zor günler kapımızda nöbet tutar oldu.

Ancak, inşallah “ÜMİTVARIZ”.

Ve, Yüce Mevla’dan

SON DİLEĞİMİZ: Allah’ım eğer şu bir avuç Müslümanı helak edersen, yeryüzünde şirk koşmadan sana ibadet eden kimse kalmayacak (H.Ş)!

SON DUAMIZ: Allah’ım, (şu ümmetin ümidi milletimize) kurulan tuzakları boşa çıkart.

Amin!..

 

  • veli kayabaşveli kayabaş11 ay önce
    selam.hadis:ummetimin 72si dunyayi cok sevecek.kafirlerle isledikleri buyuk gunahlarin kefareti olarak 1/3 oldurulecek.kefaret bitince horasan erleri galip gelecek.