Osmanlı’nın 700 yılı... Tarih, öyle derslerle dolu ki

25 Ocak 2016 Pazartesi

 HASAN ABİ’NİN VEFATINA İTHAFEN...

akit/28.01.1999 tarihli yazısı

 

Di­le ko­lay... 26 Ocak 1299’dan 26 Ocak 1999’a, tam 700 yıl geç­miş ara­dan... Bu sü­re için­de çağ­lar açı­lıp, çağ­lar ka­pan­mış.

700 yıl “ayak­ta” kal­mış Os­man­lı.

Na­sıl bir “te­mel” üze­ri­ne bi­na edil­miş ki, yüz­yıl­lar bo­yu yı­kıl­ma­mış?..

Sa­nı­yo­rum, bu­nun sır­rı Os­man Ga­zi’nin, oğ­lu Or­han Ga­zi’ye yap­tı­ğı özet­le su­na­ca­ğım şu “na­si­hat”te giz­li.

“Ey oğul!.. Her iş­ten ön­ce din iş­le­ri­ne dik­kat et... Zi­ra farz­la­ra dik­kat, din ve dev­le­tin güç­len­me­si­ne se­bep­tir... Din iş­le­ri­ni; dik­kat­li ol­ma­yan, iti­ka­dı bo­zuk ve doğ­ru yol­dan ay­rıl­ma­ya yö­ne­len, bü­yük gü­nah­lar­dan ka­çın­ma­yan, he­lâ­le-ha­ra­ma dik­kat et­me­yen se­fih­le­re ve ay­rı­ca tec­rü­be­siz ki­şi­le­re bı­rak­ma, dev­let ida­re­sin­de bu gi­bi ki­şi­le­re iş ver­me!..

Zi­ra; ya­ra­tan­dan kork­ma­yan, ya­ra­tı­lan­dan hiç kork­maz!..

Bü­yük gü­nah iş­le­yen ve bu­nu de­vam et­ti­ren kim­se­de sa­da­kat ol­maz..

Zu­lüm­den ve bid’at­ten sa­kın... Zul­me ve bid’ate teş­vik eden­le­ri dev­le­tin­den uzak­laş­tır... Çün­kü, böy­le­le­ri se­ni ze­va­le uğ­rat­mış olur­lar.

Da­ima ci­had ile dev­le­ti­ni ge­niş­let­me­ye ça­lış... Çün­kü; uzun za­man se­fer olun­maz­sa as­ke­rin şe­ca­ati­ne, re­is­le­rin ve ku­man­dan­la­rın bil­gi, ted­bir ve ma­lû­ma­tı­na ağır­lık ve nok­san­lık ge­lir... Böy­le­ce; se­fer iş­le­ri­ni bi­len­ler ölür gi­der de ye­ri­ne tec­rü­be­siz kim­se­ler ge­lir.

Bey­tü’l-mâ­li ko­ru!..

Dev­le­tin ser­ve­ti­ni ço­ğalt­ma­ya ça­lış.

Şer’i şe­ri­fin öl­çü­sü­ne gö­re; sa­na ait ola­na ka­na­at­le, ih­ti­yaç­la­rın­dan ve ge­rek­li olan­lar­dan baş­ka lü­zum­suz ye­re te­lef et­me, is­raf­tan ka­çın!..

Sa­dâ­kat­le ve Al­lah rı­za­sı için ça­lı­şan dev­let er­kâ­nı­nı ko­ru!... Ve­fat­la­rın­dan son­ra da, böy­le kim­se­le­rin ço­luk-ço­cu­ğu­na bak, ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la!..

Hal­kın­dan, hiç kim­se­nin ma­lı­na te­ca­vüz et­me!..

Ben­den ib­ret al ki;

Bu di­yar­la­ra za­yıf bir bey ola­rak ge­lip, ha­ket­me­di­ğim hal­de bun­ca inâ­yet-i ce­lî­le-i Rab­bâ­ni­ye’ye maz­hâr ol­dum... Sen de be­nim yo­lum­dan git ve bu Din-i Mu­ham­me­dî’yi ve as­hâ­bı­nı, sa­na tâ­bi olan­la­rı ko­ru.

Al­lah (c.c.)’ın hak­kı­nı ve kul­la­rın hu­ku­ku­nu gö­zet... Ve, sen­den son­ra­ki­le­re böy­le na­si­hat et­mek­ten ge­ri dur­ma.

Hal­kı­nı; düş­man is­ti­lâ­sın­dan ve zul­me uğ­ra­tıl­mak­tan ko­ru.

Hak­sız ye­re, hiç­bir fer­de lâ­yık ol­ma­dı­ğı mu­ame­le­de bu­lun­ma.

Hal­kı tal­tif et, hep­si­nin rı­za­sı­nı ka­zan.”

..................

Ta­bîi, bu “na­si­hat”ler ka­dar, on­la­rı din­le­yen “ku­lak”lar ve uy­gu­la­yan “yü­rek”ler de lâ­zım.

Or­ta As­ya’dan ge­lip, Ana­do­lu’nun ba­tı uç­la­rı­na yer­le­şen “400 ça­dır­lık bir aşi­ret”in, kı­sa za­man­da mun­ta­zam bir or­du ve dü­zen­li dev­let teş­ki­lâ­tı ile ta­rih say­fa­la­rı­na al­tın harf­ler­le ya­zıl­ma­sı, sa­de­ce “kı­lıç gü­cü” ile ol­ma­mış­tır el­bet.

Kı­lı­cın he­men ya­nın­da yer alan “ma­ne­vi­yat”tır, Os­man­lı’yı “Ci­han­şû­mül” ya­pan!..

Bun­la­rın da ya­nın­da;

Os­man­lı’yı “Os­man­lıya­pan, kay­na­ğı­nı İs­lâm’dan alan “ilim”dir, “ça­lış­mak”tır, “kar­deş­lik”tir, “sev­gi”dir, “ada­let”tir, “dü­rüst­lük”tür ve el­bet­te “ah­lâk”tır.

Sö­zün bu­ra­sın­da; Os­man­lı sul­tan­la­rın­dan bir­kaç ke­sit sun­mak is­ti­yo­rum.

İtal­yan Lan­gos­to’nun “Nef­si­ne hâ­kim ve uya­nık­tı... So­ğğa, sı­ca­ğa, aç­lı­ğa, su­suz­lu­ğa ve yor­gun­lu­ğa da­ya­nık­lı idi” de­di­ği Fa­tih Sul­tan Meh­med Han, Trab­zon se­fe­ri­ne gi­der­ken Zi­ga­na Dağ­la­rını ya­ya geç­mek zo­run­da kal­mış ve bu es­na­da bü­yük zor­luk ve sı­kın­tı­lar­la kar­şı­laş­mış­tı. Se­fer sı­ra­sın­da ya­nın­da bu­lu­nan Uzun Ha­san’ın an­ne­si, onun çek­ti­ği bu ezi­ye­ti gör­dük­ten son­ra, Fa­tih’i se­fer­den alı­koy­mak kas­dıy­la,

“-Ey oğul!.. Bir Trab­zon için bun­ca zah­me­te de­ğer mi?” de­di­ğin­de, yü­ce Ha­kan şu ce­va­bı ver­miş:

“-He ana, bu zah­met din yo­lu­na­dır... Zah­me­ti gö­ze al­maz­sak, bi­ze ga­zi de­mek ya­lan olur!”

Sul­tan İkin­ci Bâ­ye­zîd ise şa­ir, âlim ve hat­tat ol­ma­sı­nın ya­nı­sı­ra “ve­lî” ta­bi­at­lı bir pa­di­şah­tı... Bâ­ye­zîd Mey­da­nında ken­di kül­li­ye­si ile bir­lik­te in­şa edi­len ca­mi­nin in­şa­atı bit­ti­ğin­de, şöy­le ses­len­miş ya­nın­da­ki­le­re:

“-Her kim öm­rü bo­yun­ca ikin­di ve ak­şam na­maz­la­rı­nın sün­net­le­ri­ni terk et­me­miş­se, ilk Cu­ma na­ma­zın­da o imam ol­sun!”

İba­de­ti­ne böy­le­si­ne düş­kün hiç kim­se çık­ma­dı­ğı için de, na­ma­zı ken­di­si kıl­dır­mış.

Çün­kü Bâ­ye­zîd Han, ba­rış­ta ve sa­vaş­ta hiç­bir sün­ne­ti ka­çır­ma­ma­sı ile ta­nı­nı­yor.

“Biz, Al­lah ta­ra­fın­dan me­mur ol­ma­dık­ça hiç­bir se­fe­re git­me­yiz” di­yen Ya­vuz Sul­tan Se­limHan da “Ci­han ha­ki­mi­ye­ti” dâ­vâ­sın­da çok kud­ret­li bir si­ma ola­rak bi­li­nir.

Ken­di­si­ni Ro­dos Se­fe­ri’ne teş­vik eden­le­re şu ce­va­bı ver­miş:

“Ben ci­han­gir­li­ğe alış­mış­ken, siz, him­me­ti­mi kü­çük bir ada­nın fet­hi­ne has­ret­mek is­ti­yor­su­nuz.”

Ya­vuz Sul­tan Se­lim Han ile il­gi­li bir anek­tod da şöy­le:

25 Tem­muz 1518 ta­ri­hin­de Mem­lük Dev­le­ti’ni or­ta­dan kal­dı­ran se­fer­den İs­tan­bul’a dön­müş­tü... O, bir “ha­li­fe”ydi ar­tık... Halk, bü­yük bir “kar­şı­la­ma ha­zır­lı­ğı için­dey­di.

Bu­nu öğ­re­nen Ya­vuz Sul­tan Se­lim Han, bir ge­ce vak­ti ve ya­nın­da­ki bir­kaç ki­şiy­le bir­lik­te ka­yı­ğa bi­ne­rek, “giz­li­ce” Top­ka­pı Sa­ra­yı’na çık­tı.

Er­te­si gü­nü, Pa­di­şah’ın sa­ray­da ol­du­ğu öğ­re­ni­lin­ce, hiç­bir kar­şı­la­ma tö­re­ni ya­pı­la­ma­dı.

“Biz ne yap­tık ki bu ka­dar rağ­bet edi­lir?” di­yen ci­han pa­di­şa­hı, böy­le­ce, Os­man­lı’nın sa­hip ol­du­ğu “te­va­zu”yu da göz­ler önü­ne ser­miş ol­du.

Şüp­he­siz ki; Os­man­lıyı bun­ca yüz­yıl ayak­ta tu­tan bir önem­li un­sur da “ah­lâk” idi... “Du­rak­la­ma dö­ne­mi”nde bi­le “ah­lâ­kî yoz­laş­ma” ol­ma­dı­ğı, o gün­le­rin Fran­sa el­çi­si D. Ches­ne­au’nun anı­la­rın­da şöy­le di­le ge­lir:

“Ni­zam ve asa­yiş, ina­nıl­maz de­re­ce­de kuv­vet­liy­di... Ge­ce­le­yin; şe­hir­le­ri mu­ha­fa­za için elin­de bir so­pa ve fe­ner­le ge­zen tek bir kim­se­nin do­laş­ma­sı kâ­fi idi... Hal­bu­ki; Pa­ris’te ay­nı gö­rev, bir kıt’a as­ke­rin ba­şın­da bir ko­mu­tan ta­ra­fın­dan zor­luk­la ya­pı­lı­yor­du.”

Bu ko­nu­da, bir baş­ka Fran­sız’ın “göz­lem”i ise şöy­le­dir:

“Bir mil­yon­luk bü­yük İs­tan­bul şeh­rin­de, dört yıl­da 4 adet ci­na­yet vak’ası gö­rül­me­miş­tir!.. Ti­ca­rî eş­ya­lar­la do­lu olan mu­az­zam ker­van­sa­ray­lar, bir tek adam ta­ra­fın­dan ko­ru­nu­yor.”

Os­man­lı’dan söz edip de Sul­tan Ab­dül­ha­mid Han’dan sö­zet­me­mek el­bet­te ol­maz.

Ab­dül­ha­mid Han’ın taht­ta bu­lun­du­ğu yıl­lar­da, “si­yo­nist emel”in bay­rak­tar­lı­ğı­nı ya­pan The­odor Herzl, Fi­lis­tin top­rak­la­rı üze­rin­de “Zi­raî Yer­leş­me Mer­kez­le­ri” kur­mak­la ye­tin­me­miş, bir ara gö­rüş­tü­ğü Sul­tan Ab­dül­ha­mid Han’dan, Fi­lis­tin’de “dev­let” kur­mak için izin is­te­miş, gö­rüş­me­nin so­nun­da şu tek­lif­te bu­lun­muş­tu:

“-Bu iz­ni ve­rir­se­niz, Os­man­lı Dev­le­ti’nin bü­tün borç­la­rı­nı öde­me­yi ta­ah­hüd edi­yo­ruz!”

Ab­dül­ha­mid Han, bu is­te­ğe kar­şı, ta­ri­hi­mi­ze al­tın harf­ler­le ge­çen şu ce­va­bı ve­rir:

“Ben, bir ka­rış da­hi ol­sa top­rak sat­mam... Zi­ra; bu va­tan ba­na de­ğil, mil­le­ti­me ait­tir... Mil­le­tim, bu dev­le­ti, kan­la­rı­nı dö­ke­rek ka­zan­mış ve yi­ne ka­nıy­la mah­sûl­dâr kıl­mış­tır... O biz­den ay­rı­lıp uzak­laş­ma­dan, tek­rar kan­la­rı­mız­la ör­te­riz.”

İyi de;

Böy­le­si­ne “va­tan­se­ver”, böy­le­si­ne “mü­ca­hid” ve böy­le­si­ne “Halk ve Hak sev­da­lı­sı pa­di­şah­la­ra rağ­men, ni­ye za­yıf­la­dı, ni­ye “has­ta adam” olup, ta­rih sah­ne­sin­den ni­ye çe­kil­di Os­man­lı?..

Ta­rihç­iler; bu se­bep­le­ri şöy­le sı­ra­lar:

“Ye­ni­çe­ri as­ker­le­ri­nin bo­zul­ma­sı ve as­ker­lik­ten baş­ka her işe bu­run­la­rı­nı sok­ma­la­rı, mer­ke­zi ida­re­nin sar­sıl­ma­sı, te­fe­ci­ler­den alı­nan yük­sek mik­tar­lı borç­lar, sırt­tan han­çer­le­yen yer­li ha­in­ler, ay­dın iha­net­le­ri, ağır mağ­lu­bi­yet­ler ve dış kış­kırt­ma­lı iç is­yan­lar!”

Ab­dül­ha­mid Han ve­fat et­ti­ğin­de, ün­lü ya­zar ve ta­rih­çi Ah­med Ra­sim hün­gür hün­gür ağ­lı­yor­du:

“Se­nin ce­na­zen bi­le bu mil­le­ti ida­re ede­bi­lir!”

Ol­ma­dı...

Tam 24 ay­rı ül­ke çık­tı Os­man­lı’nın bün­ye­sin­den.

Ad­la­rı “ba­ğım­sız” ama her bi­ri, bi­ri­le­ri­nin ku­ca­ğın­da!..

Hep­si de hu­zur­suz, hep­si­ne de kan ve göz­ya­şı ha­kim.

Dün Os­man­lıyı ağ­lat­tı­lar, bu­gün ağ­la­yan ise on­lar!..

Ak­tar­dı­ğım şu kü­çü­cük ke­sit­ler­de bi­le alı­na­cak öy­le ders­ler var ki.

An­la­ya­bi­le­ne...

-------------------

Kö­pek, kö­pe­ği ısır­maz!

Du­rum onu gös­te­ri­yor ki; ABD, bu de­fa Sad­dam’ı de­virm­eye ke­sin ka­rar­lı!.. Tür­ki­ye top­ra­ğı İn­cir­lik’ten kal­kan ABD uçak­la­rı­nın yap­tı­ğı bom­bar­dı­man­lar ise, “peş­rev” hük­mün­de... “Asıl dar­be” bu­gün-ya­rın vu­ru­la­bi­lir!..

Ta­biî, “güç­lü” ol­mak, “hak­lı ol­mak an­la­mı­na gel­mez... ABD’nin, bu gü­cü­nü Irak üze­rin­de gös­ter­me­si de “iki­yüz­lü­lük”ten baş­ka bir şey de­ğil­dir.

Ken­di­si­ne, bu­gün so­rul­mu­yor­sa, ya­rın el­bet­te so­ru­la­cak­tır:

“Ma­dem o ka­dar güç­lüy­dün, Sır­bis­tan’da­ki Mi­lo­se­viç yö­ne­ti­mi­ni ni­ye de­vir­me­din?”

Ta­biî; Bos­na ve Ko­so­va’da­ki “Sırp ci­na­yet­le­ri”, ABD’nin umu­run­da de­ğil!..

Çün­kü; Irak’ta aka­cak olan “Müs­lü­man” ka­nı, Sır­bis­tan’da aka­cak olan ise “Hris­ti­yan” ka­nı!.. Kö­pe­ğin, kö­pe­ği ısır­dı­ğı ne­re­de gö­rül­müş ki?..

 

  • Ali savaşAli savaş1 yıl önce
    CENAB-I ALLAH gani gani RAHMET eylesin...Makaleleri tazeliğini aynen koruyor.
  • ademadem1 yıl önce
    Bilecikteki bu mekanın etrafındaki yarısı veya tepesi kesik olan camilerin neden böyle olduğunu agfıca Ertuğrul gazinin türbe pencere kepenklerindeki kurşun deliklerini ziyaret eden okul öğrencilerine mutlaka anlatmalıyız