THY- Euroleague

Köylü “gırgıra” başladıysa, durum “vahim”dir!

19 Ocak 2016 Salı

 

AKİT

12.01.2001

HASAN ABİ’NİN VEFATINA 

İTHAFEN...

 

Aslına bakarsanız; şu anda okumakta olduğunuz bu “yazı”yı, bugün değil de, Pazar günü yazacaktım... İstiyordum ki, yoğun ve “stresli” geçen bir haftanın sonunda, biraz da “güleryüzlü bir yazı” okuyun!

Ne var ki, Abdürrahim Karakoç ağabey, bana ithafen “müjdeli haber” başlıklı dünkü şiiri yazınca, aldım kalemi elime...

Yoook, “şiir” yazacak değilim... Ben “usta”lara saygılıyım ve de haddimi bilirim... Bana yakışan “fıkra” anlatmaktır ki; “büyük usta”mızın “müjde”sine ben de fıkra ile mukabelede bulunayım...

Ama, öncelikle teşekkür ediyorum Abdürrahim Ağabey’e...

“Garibim Hasan Karakaya’yı deli-divane ederler, kendileri aykırı yöne giderler... Karakaya üzülür, ezilir, bozulur ve toplumu bu hallere düşürenlere ironik küfürler yağdırır” şeklindeki tesbiti son derece isabetli.

Doğru; milleti aldatanlara karşı “öfke” doluyum ve ben de “boşalma hakkı”mı kullanıp, basıyorum “Sinkaf”ı!

N’apayım;

Tahammül edilecek gibi değil “vurgun”lar, “soygun”lar, “hortum”lar ve de “zulüm”ler!

Şu hale bakın hele;

Yüzde 54.9 oranındaki enflasyonu bile yüzde 39 diye yutturdular millete!

Gel de sinirlenme!..

Gel de ifrit olma, bu “uyutma operasyonu”na yardım ve yataklık eden “kartel medyası”na!

Ama, Abdürrahim Karakoç ağabey haklı... “Ben, hadiseleri gırgıra alır, rahatlarım” diyor!..

Ve ekliyor:

“Çünkü, bizim toplum ciddiyeti kaldırmaz!.. 2 gram ciddiyet, bu toplumu patlatır!”

O halde n’apmalı?

“Müjdeli haber” vermeli millete!.. Vermeli ki, “asık yüz”ler rahatlasın!..

Abdürrahim ağabey de öyle yapmış... Hem bana, hem millete “müjde” veriyor:

“KARAKAYA efkârlanma, gül gayrı

İstikbalde güzel şeyler olacak.

ANASOL-M atlayacak çağları

Üçbin üç’te bütün yüzler gülecek.”

Hay, eline-diline sağlık ağabey... Ben de zannetmiştim ki, hiç “umut” yok!..

Meğer varmış!..

“Üçbin üç” ne ki, şunun şurasında “bin yıl” daha var!.. N’olacak, o zamana kadar sabrederiz!..

Çok uzun zaman değil!..

Göz açıp kapayıncaya kadar geçer!..

Ondan sonra da;

Samanlıklar “dolar” ile dolar, değirmende “elmas” öğütürler ve dahi “ekvator”u bile soğuturlar!..

Hele sabır!..

Şunun şurasında “bin yıl”cık daha kaldı!..

CLINTON, BLAIR, ECEVİT!

İnan ki, “şiir”ini okuyunca yüreğim soğudu ağabey!.. Asık yüzümde güller açtı.

Sadece benim değil, “köylü”lerin de, “memur”ların da yüreği soğumuş olmalı!..

Haberin var mı ağabey;

Senin gibi; artık “köylüler” de işi “gırgıra” vurmaya başlamışlar!

Geçenlerde, Uşak’tan bir “memur” okurum aradıydı... Bir iş için köye gitmiş de, bakmış hepsinin yüzü gülüyor.

Sormuş:

“Nedir bu hal? Enflasyon, pahalılık, vergi, zam uğramadı mı bu köye? Yoksa yüksek fiyatla mı sattınız ürünlerinizi? Ne bu güleryüz? Çıldırdınız mı siz?”

Uşak köylüleri, “Gel hele, iç bir çay da için ısınsın” deyip, buyur etmişler kahveye... Sonra da, içlerinden biri, bir “fıkra” anlatmış ki, gülünmeyecek gibi değil.

Günlerdir “asık suratlı” yazılar yazan ben bile güldüm.

Dinle, sana da anlatayım:

Fıkra bu ya; ABD Başkanı Bill Clinton, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit, bir gün, bir toplantıda bir araya gelmişler.

Tabii, 3 lider bir arada olur da, sormaz mı gazeteciler?

Önce Clinton’a sormuşlar:

“ABD’de bir memur ne kadar parayla geçinir? Siz kaç para veriyorsunuz?”

Cevap vermiş Clinton:

“Valla ben, 2 bin dolar veririm. Bin doları ile geçinirler... Geri kalan bin doları ne yaparlar, nerede harcarlar, hiç sormam!”

Gazeteci, aynı soruyu Blair’e de sormuş... O da cevap vermiş:

“Ben, memuruma 3 bin sterlin veririm. Geçinmesi için 2 bin sterlin yeterli. Artan bin sterlini ne yapar, nerede harcarlar, beni hiç ilgilendirmez!”

Her ikisinden bu cevapları alan gazeteci, bu defa da Ecevit’e sormuş aynı soruyu:

“Türkiye’de bir memurun geçim standardı nedir? Kaç para ile geçinebilirler? Siz kaç para veriyorsunuz?”

Ecevit ne dese beğenirsiniz?

“Valla, Türkiye’de bir memurun geçinebilmesi için en az 300 milyon lira lâzım. Ama ben 150 milyon lira veriyorum!.. Geri kalan 150 milyonu nereden bulurlar, nasıl geçinirler beni hiç ilgilendirmiyor!”

Yaa, Abdürrahim ağabey; düşünebiliyor musun, bu fıkra “köyde” anlatılıyor!

İşi “gırgıra” vurduklarına göre, durum gerçekten “vahim” demektir!

Ne yapsın garibanlar? “Gülme”yi unutan “yüz”lerini, ancak böyle güldürüyor demek ki...

SÖYLE BANA, EY CİN!

Uşaklı “memur” okurum, “gülme krizi” geçtikten sonra, sormuş köylülere:

“N’olacak bu ekonominin hali? Ne zaman kurtuluruz kemer sıkmaktan?”

Köylüler, “tasalanma” demişler, “Ona da bir fıkramız var!”

Sonra, içlerinden biri, başlamış anlatmaya:

Clinton, Blair ve Ecevit, yine bir “masa” etrafında!.. Ama, bu defa toplantı basına kapalı!

Çünkü, “cin” çağırıyorlar!

Vurmuşlar masaya:

“Eyy cin, geldiysen üç defa vur masaya!”

Cin gelmiş, vurmuş masaya!..

Sormuş Clinton:

“Ne olacak bu Amerikan ekonomisinin hali?.. Ne zaman düzelir gelir-gider dengeleri?”

Cevap vermiş cin:

“5 yıl daha sabır!.. 5 yıl sonra düzelir!”

Bu cevap üzerine, Clinton, başlamış ağlamaya:

“Eyvah, ben göremeyeceğim!”

Daha sonra, aynı soruyu Blair sormuş... Ona da şu cevabı vermiş cin:

“İngiltere ekonomisinin düzelmesine 10 yıl daha var!”

Bu defa Blair başlamış ağlamaya:

“Eyvah, o günleri görmeye benim siyasi ömrüm yetmeyecek!”

Bu ağlaşmalar arasında, aynı soruyu Ecevit sormuş:

“Ne zaman düzelir Türk ekonomisi?”

Aaa, o da ne?

Bu defa “cin” başlamış feryat-figân içinde ağlamaya:

“Eyvah!.. Türk ekonomisinin düzeldiğini görmeye benim ömrüm yetmeyecek!”

DAVUL, TOKMAK, ÇOMAK!

Yaa, işte böyle be ağabey!.. Düşün artık, bu “fıkra”lar, şehirlerde değil, “köyler”de anlatılıyor!..

Demek ki;

“Oynatmaya az kaldı!”

Ama, sen de haklısın. Aynen, yazdığın gibi:

İkibin beşyüz beş... Karaoğlan önde

İtaat timsali çıraklar fonda

Uyuma, ahenge bakıver dön de

Çabuk elden bir davul bul çalacak

Tamam ağabey; çalacak “davul” bulmasına bulurum da, korkum “tokmak”ta!..

“Davul” benim boynumda asılı olup da, ya “tokmak” başkasının elinde olursa!..

En iyisi mi, vazgeçelim “davul”dan, “tokmak”tan!. Çünkü onlar, sadece “çomak”tan anlar!..

O halde, arı kovanına “çomak” sokmaya devam!..

Hem de “budaklı”sından!..

Lâf... Lâf... Lâf!..

Hani, hep “politikacı”lara çatarız ya; “İşiniz-gücünüz lâf üretmek!.. Bırakın lâfı da iş yapın!” Doğrusu, onlara “haksızlık” yaptığımızı düşünüyorum... Çünkü, “lâf üretme” konusunda, “askerler” de politikacılardan aşağı değil... Hatta, “artı”ları bile var!.. Hatırlarsınız; Şeref Baba isimli bir “teğmen” vardı hani... Özal’ı protesto için “Alışamadım” yazılı bir tişört giymişti de, günlerce konuşulmuştu!.. Sonra, Çevik Bir çıktı ortaya ve devam ettirdi “lâf üretimi”ni: “Demokrasiye balans ayarı yaptık!”

Ardından bir “pezevenk” sözü duyuldu ekranlarda. Onun mucidi de Osman Özbek’ti... İşin garibi, “boşalma hakkı”nı kullanan da oydu! Unutmayın, “Üstünü çizin!” diyen de “üst düzey” bir general!..

Demek ki, epey “lâf” var askerlerde!

 

YORUM YAZ