Kavuşmak istediklerimize “lâyık” mıyız?

12 Ocak 2016 Salı

 

HASAN ABİ’NİN VEFATINA  İTHAFEN...

Akit / 21.10.1999

 

Gerek Peygamberimiz ve ashâbına yönelik “hakaret”ler, gerek “başörtülü” öğrencilere yönelik iğrenç saldırılar ve son olarak da, Merve Hanım ve Mehmet Kutlular Bey’e yönelik “siyasî linç” girişimleri, toplumu fazlasıyla rahatsız ediyor, bunaltıyor.

Yoğun telefonlar geliyor:

“Kafayı yiyeceğim ağabey, no’lur bir tavsiyede bulunun!..”

Kimi, iyice dolmuş; adeta kıvılcımlar saçıyor:

“Patlamak üzereyim.. Boğazım sıkılıyor gibiyim... Nefes alamıyorum!.. Ne yapmak istiyor bunlar?.. Sabrımızı mı test ediyorlar, yoksa daha da tahrik edip, bizleri sokağa mı dökmek istiyorlar?..” 

Bunun gibi nice isyan, nice öfke telefonu alıyorum her gün.

“Telekulak”lar, eğer bizim telefonları da dinliyor ve kayda geçiyorlarsa, bu tür “öfke”lere, ne cevap verdiğimi de bilirler.

Evet, patlamak üzere olan insanlara “sabır” tavsiye ediyorum.

“Tepki” göstermenin başka yolları da var.

“Telefon” var, “faks” var, “telgraf” var... Öncelikle bu vasıtaları kullanabilir insanlar.

Sonra; “boykot” denilen bir başka “cezalandırma” yöntemi var.

Tepki duyduğun kişi veya kuruluş, ya da onların bağlantıları ile kesersin “ekonomik münasebet”ini!..

Almazsın onun malını!

Satmazsın onun ürettiğini!

Gitmezsin onun mağazasına!

Ama;

Bir yandan onun ürettiğini kullanıp, bir yandan da “tepki” duymak; olsa olsa “perhiz” yapıp da “lahana turşusu” yemeye benzer ki, galiba, bu olayların başımıza “musallat” olmasının bir sebebi de bu.

Fakat; her ne olursa olsun, millet gözünün önünde cereyan eden bu “siyasî linç” girişimlerine karşı “patlama”nın eşiğinde!..

BANKA MÜDÜRÜNÜ KORKUTAN İHTİMAL

Şunu, özellikle vurgulamak istiyorum... bu tepkileri gösterenler, sadece “Akit okurları” değil.

“Başka çevreler” de, olup-bitenden son derece bunalmış durumda.

Birçokları, “Bugün onlara, yarın bana!” endişesi taşıyor... İdeolojik olarak bakmıyor meseleye... Bu “dayatma” ve “ceberrutluk”lardan, sade bir “insan” olarak rahatsız...

Önceki gün; ısrarlı randevu talepleri sonrasında gazeteye kadar gelen bir “banka müdürü” ile sohbet ettik.

Söze, “Ben Akit okuru değilim... Birçok konuda da sizden farklı düşünüyorum” diyerek başladı.

Emin Çölaşan’ın köşesine aldığı 10 Ekim tarihli yazım üzerine tanışıp, konuşmak istemiş.

Çok şeyler anlattı bana... Dedi ki:

“Bizi en çok korkutan şey, bu baskılara misilleme olarak, dindar insanların ellerindeki kozu kullanmaya başlamalarıdır...”

“Ne gibi?” diye sordum.

Anlattı:

“Bizim bankanın, “oldukça hatırlı” bir müşterisi var... Kendisi, İslâmî konularda son derece hassas.

O kadar hassas ki; 

Aramızdaki samimiyete binaen, bir gün davet etti beni.

Gittik... Devasa bir işyeri... yüzlerce çalışanı, binlerce müşterisi var... Piyasada da oldukça etkin bir konumları var.

Her taraf pırıl pırıl... Hani; süt dök yala, derler ya, o kadar temiz... Kapıdan içeri girdiğiniz anda ayakkabılar çıkartılıyor, terlikler veriliyor hemen.

Biraz sonra, namaza durdular. İnanır mısınız; herkesin başında takke.

Hani; ne dersiniz, o derece “takva” sahibi insanlardı...”

Kendimi tutamayıp, girdim araya:

“Eee, sonra?”

“Sonrası bu” dedi ve bir “endişe”sini aktardı:

“Şimdi bu müşterimiz veya onun gibi olan diğer dindar müşterilerimiz, son günlerde meydana gelen bu olaylar karşısında kafasının tası atsa, lânet olsun deyip bankalardaki paralarını çekmeye kalksa, mahvoluruz!”

Bu defa meraktan sordum:

“O kadar etkili olurlar mı?”

“Ne demek” dedi;

“Tamamen de değil, sadece bir haftalığına çekseler paralarını, inanın birçok banka krize girer!”

Gayri ihtiyari, “vay beee” demişim.

“Demek bu kadar etkili olabilirler ha!..”

Gülümsedi... “O kadar da sevinme” dedi ve ekledi:

“Yaşar Nuri Öztürk’ün bir sözü çok hoşuma gitti... Galiba bir televizyon programında izlemiştim... Şöyle diyordu:

“Bazıları dualarının kabul olunmamasından şikâyet ediyor... Allah, bütün duaları kabul eder. Yalnız, haram yiyenler hariç!.. Hem midene haram lokma indireceksin, hem elini açıp dua edeceksin, sonra da kabul olunmadığından şikâyet edeceksin!.. Olmaz öyle şey!... Dualarının kabul edilmesini istiyorsan, önce haram yemekten vazgeçeceksin!..”

BU FUARLAR KİMİN?

İşte bu söz; “sizinkiler”i de kapsıyor.

Şöyle kapsıyor:

Geçenlerde; sizden işadamlarının yoğun olduğu bir “fuar”a gittim.

Doğrusu, pek “yabancılık” çektiğimi söyleyemem... Sizinkilerin de “bizimkiler”den pek farkı yok!..

Yani, sizinkiler de bizimkilerleşmiş!..

Ruj, oje, mini etek, vücut fora!..

“Hostes kızlar” fıkır fıkır!..

Tamam; “bizimkiler” yapıyor bunları da, “sizinkiler”in farklılığı nerede?

Zaman zaman suçluyorsunuz bizi:

“Mal mı pazarlıyorsunuz, yoksa o kadınları mı?”

Kusura bakmayın, ama aynı soruyu ben soracağım size:

“Peki, sizinkiler neyi pazarlıyor orada?.. Ürettikleri malı mı, cazibeli bayanları mı?”

Sustum... Doğrusu; bu tür “fuar”lara veya “sergi”lere pek gitmediğim için, buralarda neler olup-bittiğini bilmiyorum. Onun için; “banka müdürü”nün anlattıkları, bir hançer gibi saplandı bağrıma.

Anladım; lâfı nereye getirmek istediğini.

Adam kibar; söylemedi, ama ben anladım...

Demek istiyor ki;

“Ha haram girmiş midene, ha haramzâde dediklerinden farksız hale gelmişsin!.. Hem onları tenkit ediyorsun, hem de onlara benziyorsun!.. Peki, sizin farklılığınız nerede?.. Hem onları aşmaya çalışıyorsunuz, hem de onları taklit ediyorsunuz... Taklit, hiç aslının yerini tutabilir mi?”

ELBETTE OLMAZ!

Ünlü bir özel bankanın, oldukça büyük bir şubesinde görev yapan “banka müdürü” ile, daha başka konuları da konuştuk.

“Laikçi” maskesi ile kimlerin ne gibi “dümenler” çevirdiğini, kimlerin devlete nasıl kazık attığını filan gibi...

Ancak, bunları “yazılmamak” kaydı ile anlattığı için, olayın bu tarafına girmiyorum.

Yalnız; vermek istediği “iki mesaj” hafızama yer etti.

“Bir: Eleştirdiğin insanlarla benzeşmeyeceksin!.. Farklı olduğunu söylüyorsan; hayatının her alanında göstereceksin farklılığını.”

“İki: Dini bütün insanlar; sadece bir haftalığına çekseler bankalardaki paralarını, bu; bizim sonumuz olur!”

İlginç bir tesbit.

Ama, nerde o şuur!

Ben, yıllardır yazıyorum; yine de işyerlerinde bilinçli olarak “başörtülü” çalıştırmayan malum işyerlerinden “başörtülü” ve “sakallı”ların alışveriş etmelerini önleyemedim!..

Hiç olacak iş mi;

Kadın, hem “şehit anasıyım” diyor, hem de çocuğunun parçalanıp ölmesine yol açan “mayın”ı PKK’ya satan Valsella ile ortaklığını sürdüren “holding”ten alışveriş yapıyor!..

İnsanlar;

Bu tür “sivil tepki”lerini koymaktan bile aciz ise, nasıl kazanılır bu özgürlük mücadelesi?..

Televizyon ekranının karşısında veya gazete manşetini okuduktan sonra oflamak-poflamak, ya da sinirlenip küfürü basmak kolay da; “bizim tavrımız ne?” sorusuna verilecek cevap, biraz zor!..

Galiba;

Zoru kolay eylemenin yolu da, “zoru başarmak”tan geçiyor!

Şahsen ben;

“Banka müdürü”nün anlattıklarından çok müstefid oldum, çok dersler çıkardım

Darısı, okuyanların başına...

.................

Düşünelim;

Kavuşmak istediklerimize, acaba “layık” mıyız?

Olmuyor işte;

“Param haramda, canım cennette!”

Olmuyor!..

Bu yüzden de;

Kafamızdan “tokmak” inmiyor!.

“Öcü” demode... “Nuh Mete” moda!

Hatırlarsınız; Ecevit’in 2 Mayıs günkü fotoğrafı için, “Bu fotoğrafı çocuklardan ve hamile kadınlardan uzak tutun” demiştim... Çocuklar korkup gece altlarına işeyebilir, hamile kadınlar da bebeklerini düşürebilirlerdi...

Şimdi; aynı tavsiyeyi Nuh Mete için yapıyorum... Bu fotoğrafı uzak tutun “çocuk”lardan ve “hamile” hanımlardan!..

Ama; illâ da birini “korkutmak” istiyorsanız; bundan böyle “Nuh Mete geliyor!” demeniz yeter!

Çocuklar da, oyunlarında birbirlerini korkutmak için kullandıkları maskeleri çıkarıp, “Nuh Mete” maskeleri takabilirler!..

Zira; bu savcı, ancak bu işe yarar!

 **************************************************

...Ama burası Türkiye!

Herhangi bir sanığın “geceyarısı” gözaltına alınabilmesi için, ortada ya “kaçma ihtimali” olmalıdır, ya “delilleri karartma” tehlikesi bulunmalı, ya da sanığın “can güvenliği” tehlikede olmalıdır.

Peki “hukuk” böyle diyorken, Bay Nuh Mete’nin yaptığı nedir?

Merve Hanım’ın evine yaptığı “geceyarısı baskını”nın iler-tutar tarafı nedir?

Diyor ki;

“Bir milletvekili ile polisi karşı karşıya getirmemek için ben gittim!”

İyi ya;

Madem “milletvekili”dir Merve Hanım, o halde, “bir milletvekilinin dokunulmazlığını” çiğneme cür’etini nereden alıyorsun?..

Ve ayrıca;

Ortada Merve Hanım’ın “kaçma” ihtimali diye de bir şey yok!..

Çünkü; mahkemeye müracaat edip, “yurtdışına çıkış yasağı” koydurtan, bizzat kendisidir!..

O halde “geceyarısı baskını”nın hukuktaki yeri nedir?..

Hayır; değil “hukuk”ta, “guguk”ta bile yeri yok bu baskının!..

Ama burası maalesef Türkiye!..

“Olur böyle vak’alar, Nuh Mete yakalar!..”

 

 

  • Kenan YördanKenan Yördan1 yıl önce
    Allah rahmetiyle muamele etsin. Ne güzel kalemin vardı senin haykıran adam.