Bayram sofrası bulamayan çocuklardan tarafız

26 Haziran 2017 Pazartesi

Bayramda küçücük ellerinden tutup camiye götüreceği çocukları Hakk’ın rahmetine kavuşan, yiğit evladıyla omuz omuza saf tutan ama bu bayramda kurşunlarla şehit edilen evladının omuzlarından mahrum kalan; hazırlayacağı yumurta ve peynirleri bayram sofrasına koyan ama o sofraya aç oturacak çocuğu artık yanı başında olmayan anne ve babalardan yanayız!

Tarafız!

Bayram namazına kocaman ellerinden tutup sevinçle gidecek babası olmayan, namaz dönüşünde annesinin hazırlayacağı taze ve sıcak poğaçalardan mahrum kalacak, annesinin hazırlayacağı bayram sofrası dahi olmayacak çocuklardan yanayız!

Tarafız ve olmaya devam edeceğiz!

Allah bizleri “nabza göre şerbet” vererek “konjonktüre göre” her devrin adamı olanlardan eylemesin!

“Adalet” denilen gerçek kavramın içini boşaltarak sahte bir peyzajın ardına düşmüş kukla adamlar! 

Adaleti bize değil “Halil Kantarcı’ya, Erol Olçak’a” ve yüzlerce şehit ailesine anlat!

Bak bu bayramda onlar evlerinde olmayacak; siz ise güya yollarda Efes Pilsen kutularını ardınızda bırakarak adalet arayacaksınız, hiçbir zaman inanmadığınız adaletin peşine düştüğünüzü sanacak insanları ardınıza takarak, üstelik onları hiç umursamadan!

Halkın yollarını işgal edenler elbet Hakk’ın divanında hesap verir.

“Tiyatro” diyerek üstüne bastığınız şehit kanları henüz kurumadı. 

Siz gidin Berlin’de, Londra’da, Telaviv’de sahne alın ve tiyatro gösterilerinizi milletin yollarında değil, güya ait olduğunuza inandığınız “elit burjuva”nın leş kokan çizmeleri altında yapın!

Bunca şehidin, evladını yitirmiş anne-babanın, anne-babasını yitirmiş yetimin, akrabasını yitirmiş ablanın-abinin-kardeşin olduğu bir toplumda üstelik “bağıra çağıra”, “göstere göstere”, “gözlere soka soka” Anneler-Babalar Günü kutlamanın vebali bile hepimize yeter!

Bayram gelir, namazlar kılınır, sofraya diz çökülür; Allah’ım sen o sofrada bir daha hiç olamayacakların acısını gökler miktarınca sabırla yüreklere ver!

Sofrada bir tabak eksilmiştir artık… 

Kapı çalar ama kapıyı açınca karşında “Annem, babam hoş bulduk” diyecek sesi bulamayacağını bilmenin hüznü çöker içine...

Telefon gelir, açmak istemezsin…

Düğün olur, gitmek istemezsin...

Radyoda bir şarkı çalar, “onu” hatırlarsın…

En sevdiğin yemek “onun da” en sevdiği yemektir, boğazında düğümlenir, yiyemezsin… 

Yolda “onun” arkadaşlarını görürsün, için titrer, sarılmak istersin, yeryüzü önünde uzar gider, yollar bitmeyecek gibi gelir, gitmek istemezsin ama gidersin… 

Hıçkırıkların boğaza düğümlendiği her gecenin sabahı, bayram arifesi, bayram sofrası, sofrada eksilen tabak, bir bardak çayın kederli yalnızlığı…!

Yeter, üzmeyin artık!

Yeter, adaleti asfalt yollarda heba etmeyin!

Toplumun bütün kodlarıyla, duygularıyla, samimiyetiyle oynandığı yeter!

Güzel adam, merhum Cahit Zarifoğlu’nun o güzel mısraları geliyor aklıma:

“Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden,

Beyrut’un toprağından, Bosna’nın bayrağından,

Ebu Zer’in yalnızlığından, Bilal-i Habeşi’nin ilk ezanından,

Tarık bin Ziyad’ın kılıcından, Filistinli Cafer’in haykırışından,

Gazze’nin gözyaşından öpüyoruz…

İyi bayramlar meleklerin şehri Gazze

İyi bayramlar utancımız, açlığımız Afrika

İyi bayramlar Ömer Muhtar’ın soylu çocukları

İyi bayramlar acının, ölümün başkenti Hama

İyi bayramlar Recep Onbaşı, Salih Uzman, Er Mehmet

İyi bayramlar kırılganlıklar, üzüntüler

İyi bayramlar ey HÜZÜN…”