Sakal ve Sarık

06 Ağustos 2017 Pazar

Son birkaç haftada Türkiye gündemine bomba gibi düşen iki haber:  Birincisi Atatürk heykeline “orak”la saldıran “sakallı, sarıklı” bir “meczup”… Diğeri “sakallı, sarıklı” görev yapan bir “polis”…

Birincisi tutuklandı, ikincisi açığa alındı.

Şimdi düşünelim; burada ortak payda; “sakal ve sarık”.

Birincisinin suçu Atatürk heykeline saldırı girişiminde bulunmak: Bu heykelin niteliği nedir? Sanat eseri midir? Hayır. Türkiye’nin dört bir köşesine dikilmiş Atatürk heykellerinin hiç birinde bir sanat havası, bir estetik incelik aramayın. Peki, eşi benzeri olmayan bir tarihi eser midir? Elbette hayır. Peki, suç nedir? Suç Atatürk’ün şahs-i manevisi. Malûm böyle bir kanun var ve bu kanun Atatürk heykellerini de muhtevi. Sanığın akli dengesinin yerinde olup olmadığı araştırılıyor. Öyle ya, aklı başında hiç kimse heykel yıkmak istemez. (Ama mesela Lenin’in filan heykelleri yıkılmıştı bir ara. Onlar da mı meczup? TCK’ya göre, evet.)

İkincisinin suçu, kılık kıyafet yönetmeliğine aykırı davranışta bulunmak. Netice, açığa alındı. Ayrıntıya bakalım: Bahse mevzu polis memurunun akli dengesinin yerinde olup olmadığı araştırılıyor. Enteresan.

Ortak paydası “sarık ve sakal” olan iki kişinin de aklî dengesinin yerinde olup olmadığı araştırılıyor.

Neden? Sarıklı ve sakallı olanların aklî dengesinden şüphe mi etmeliyiz?

Birincisi bir “meczup” çünkü heykele orakla saldırıyor. Hadi kabul edelim…

Peki ya ikincisi? O neden meczup? Bir polis memuru olarak sarık takıp sakal bıraktığı için mi? Bir memur olarak böyle bir tercihte bulunmuş olamaz mı?

Son zamanların meşhur lafıyla soralım: “Bu bir algı operasyonu mu?”

“Sarıklı ve sakallı vatandaşların akli dengesi yerinde değil” algısı mı oluşturulmaya çalışılıyor?

Sakal ve sarığın “deli olmak” gibi bizim şimdiye kadar bilmediğimiz bir telmihi mi var?

Adamın biri Atatürk heykeline sarıkla saldırınca “deli”, mesela şapkayla saldırınca “akıllı” mı olur?

Yahut bir polisin sarık takması onun aklî dengesinin bozuk olduğuna bir delil midir?

Oysa düne kadar (dün dediğin 15 Temmuz), polis teşkilatını işgal etmiş Fetöcü memurlar, gayet kaytan bıyık ful aksesuarla, hatta küpe ve piercingle, deli saçması bir işgalin tohumlarını ekiyorlardı. 28 Şubat’ta, Allah düşmanı, vatan millet düşmanı tipler, gayet memur kıyafetiyle hepimizi “fişliyordu”. Sarık ve sakalları olmadığı için mi uyanamadık? Nedir?

15 Temmuz’da sokaklara çıkıp darbeye direnenlerin önemli bir kısmı sakallı sarıklı değil miydi? Onların da aklî dengesi araştırıldı mı?

Lafı uzattığımın farkındayım. Ama meselenin vahametini anlamak için bunları tek tek yazmak icab ediyor bazen.

Nitekim, Atatürk’ün şahs-ı manevisini hedef almak suçundan tutuklanan bir adam, bunu “puttur” diye “bilinçli” bir şekilde yapan bir adam var. Adam öldürmemiş, bomba patlatmamış, heykele orakla “orantısız” bir güç kullanma girişiminde bulunmuş. Belli ki sembolik, belli ki mesaj vermek istemiş. Eğer bu eylem suç ise cezasını verirsin. Suç olmadığını düşünüyorsan, serbest bırakırsın. “Akli dengesi bozuk”, “deli midir nedir?” şeklinde yoruma girmeye hacet var mı?

Polis memuru meselesinde de aynı şey: Memur kıyafetleri yönetmeliği, kanunu, her neyse, ona aykırı davranmaktan kınama verirsin, aynı şeye devam ederse, soruşturma açarsın, açığa alırsın vesaire. “Akli dengesi bozuk galiba bunun” diye dedikodu yapmanın âlemi var mı?

Bu ülkede “sarıklı, sakallı” diye her gördüğümüze deli yaftası yapıştırmak da nereden çıktı?

Hadi hatırlayalım “sakal” neymiş, “sarık” neymiş?

Sakal bırakmak ve sarık sarmak Allah Resûlü’nün sünnetidir. Bir sünnete uymak da kişinin tercihine kalmıştır. Böyle davrandığı için “deli” olmakla itham edilmek, herhalde tarihimizin hiçbir devresinde görülmemiştir.

Yakın tarihte “şapka kanunu” ile pek çok Müslüman “şapka takmadığı”, “şapkaya muhalefet ettiği” sebebiyle asılmış ve çeşitli zulümlere maruz kalmıştır. Fakat hiç biri “aklî dengesi yerinde değil” şeklinde bir ithama maruz kalmamıştır.

Şalcı Bacı’yı, İskilipli Atıf Efendi’yi şehid edenler, onları şapkaya muhalefet etmekten yargılamışlardır.

Aynı kanunlar bugün de geçerlidir. Öyleyse yapılması gereken de bellidir. Ya bu kanunları değiştirirsiniz, yahut gereken ceza neyse onu uygularsınız. Alacağınız tepkiyi de “aklî dengesi bozuk” şeklinde bir algı oluşturarak engellemeye çalışmazsınız.

Bu saatten sonra hiç kimse, bu milletin aklıyla, idrakiyle, algısıyla oynamaya kalkmasın…

  • İhsan Hocaİhsan Hoca3 ay önce
    Şubat 2017’de Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettiğim aşağıdaki yazıyı dikkate alarak binlerce mağdur Yardımcı Doçente yardımcı olmanızı istirham eder, saygılar sunarım. A-)7 Şubat 2017’de Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettiğim bir yazıyı sizlere sunmak istiyorum: “…Sayın Cumhurbaşkanım; Size, ‘Yardımcı Doçent’ Kadrosunda çalışan binlerce Öğretim Üyesi adına bir mağduriyetimizi arz etmek istiyorum: Emsallerimizin, ölünceye kadar atama işleminin dışında kullanmadıkları, bir ömürde bir defa, bir biçimde, Yabancı Dil Sınavı’ndan aldıkları 65 Puanını gösteren belgeyi alamadığımız için, yıllardır bulunmamız gereken Profesörlük kadrosuna bir türlü geçemedik. Emsallerimizin makaleleri varsa, bizim de var; emsallerimizin kitapları varsa bizim de var; emsallerimizin ‘Bilim Doktoru’ diploması varsa, bizim de var; emsallerimizin 20-30 yıllık üniversite hocalığı hizmeti varsa, bizim de var; ama emsallerimiz Profesör, biz Yardımcı Doçent kadrosundayız ve binlerce Yardımcı Doçent olarak 50 yaşımızı geride bırakmış olarak emekli olmak üzereyiz. Binlerce Yardımcı Doçentin anılan mağduriyetini, sizlerin yardımına ve takdirlerine saygıyla arz ediyorum. 07.02.2017…”B-)Yardımcı Doçentlik Kadrosunun Kaldırılması İle İlgili Öneriler: Yardımcı Doçentlik kadrosunda 5 yıl çalışmış olanlar Doçent yapılmalıdır. Yardımcı Doçentlik kadrosunda 5 yıl çalışmış olma süresi de dâhil en az 20 yıl öğretim elemanı olarak üniversitede çalışıp derse girmiş ve yaşı 50’yi geçmiş olan Yardımcı Doçentler de Profesör yapılmalıdır.