İslam Dışındaki “Dinlerin Özgürlükleri Raporu”

23 Ağustos 2017 Çarşamba

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 19 yıldır geleneksel olarak yayınladığı “Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu”nun sonuncusu salı günü yayınlandı. Düşünelim? ABD Dışişleri neden böyle bir rapor hazırlar? Şöyle:

“1998 tarihli Uluslararası Din Özgürlüğü Kanunuyla (IRFA) oluşturulan “ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu” (USCIRF veya Komisyon), yurtdışında “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ve diğer uluslararası belgelerin tanımladığı din ve inanç özgürlüğü hakkının ihlâllerini izleyen ve Başkana, Dışişleri Bakanına ve Kongreye bağımsız politika tavsiyelerinde bulunan bağımsız, iki partili ABD hükümet komisyonudur. ABD Dışişleri Bakanlığından ayrı olan Komisyon 10 üyeden oluşur. Üç Komisyon üyesi Başkan tarafından, altı üye ise Kongre başkanlığı tarafından atanır.

Yıllık raporda Komisyonun ilgilendiği ülkelerde mevcut din ve inanç özgürlüğü durumları tarif edilir ve din ve inanç özgürlüğünü ABD dış politikasının daha ayrılmaz bir parçası olması için politika tavsiyeleri verilir. Yıllık Rapor, Komisyonun Dışişleri Bakanı tarafından IRFA’nın şiddetli din özgürlüğü ihlalleri için ilgilenmesi gereken “Özel Olarak İlgilenilen Ülkeler” olarak belirlenmesini tavsiye ettiği ülkelerle, Komisyonun CPC eşiğini karşılamayan fakat dikkat gerektiren din özgürlüğü ihlalleri nedeniyle “İzleme Listesi”ne koyduğu ülkelerle ve Komisyonun yakından izlediği ülkelerle ilgili bölümler içerir.” (www.uscirf.gov)

Bu “İzleme Listesi”nde hiçbir Batı ülkesi yoktur. İsrail yoktur. Ne vardır? Kore, Vietnam, Suudi Arabistan, Burma, Eritre, İran, Irak, Nijerya, Pakistan, Çin, Sudan, Özbekistan, Türkmenistan, Türkiye, Afganistan, Endonezya, Rusya, Somali vesaire…

ABD 1998 yılında “Uluslararası Din Özgürlüğü Kanunu”nu çıkarıyor. 1998 tarihi bizim için önemli. 28 Şubat 1997’de Türkiye’nin meşru hükümetine, MGK kararları imzalatıldı ve ardından Müslümanlar üzerinde uygulanan çeşitli baskılar başladı. Kamu kurumları ve üniversitelerde Başörtüsü yasaklandı, imam hatipler kapatıldı, kuran kursları kapatıldı, başta Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere Müslüman kanaat önderleri tutuklanmaya başlandı. Necmettin Erbakan’ın partisi kapatıldı ve yöneticilerine beş yıl siyaset yasağı getirildi vesaire. Bütün Müslümanlar 28 Şubat darbesinin tüm zulmünü üzerinde hissederken, Gülen ve cemaati (FETÖ) hiçbir yara almadı.

Yani Türkiye’deki 28 Şubat Darbesi ile eşzamanlı çıkan bir kanundan ve komisyon raporlarından bahsediyoruz. Bu eşzamanlılığa bakınca zannedersiniz ki Türkiye’deki Müslüman çoğunluğa uygulanan “dini özgürlüklerin kısıtlanmasına” bir tepki olarak bu komisyonu kurmuşlar. Fakat tam tersi olmuş. 28 Şubat darbesi ile terbiye ettikleri (!) Müslümanları, “dini özgürlükleri izleme komisyonu” adı altında kontrol etmeyi amaçlamışlar.

Aslında şimdiye kadar yayınlanan raporlara bakıldığında raporların, Müslüman ülkelerdeki “Hristiyan azınlıkların hakları” zaviyesinden hazırlandığı gözlerden kaçmıyor. Yahudileri de unutmayalım tabii. Misal daha geçen ay Mescidi Aksa’nın ibadete kapatılması ve Filistinli Müslümanlara yapılan saldırılar raporda tek cümle bile olarak geçmiyor.

Peki, bu yıl yayınlanan mevzu bahis raporda Türkiye hakkında neler var?

“Hükümet Türkiye’deki tarikat ve cemaatlere yönelik resmi yasağı zorlamıyor; bu gruplar yaygın ve aktif olmayı sürdürüyor.”

Resmî yasak dediği, “tekke ve zaviye kanunu”… Buna karşın aynı raporda Hristiyan ve Alevilerin cemaatleşmesi ve dernekleşmesi önündeki engellerden bahsedebiliyor. Sözkonusu grupların yayınlarının engellendiğinden bahsedebiliyor.

“İslami gruplar Ayasofya da dâhil bazı Ortodoks kiliselerin camiye dönüştürülmesine yönelik kampanya yapmayı sürdürdü.”

Yani? Ayasofya’yı Ortodoks kilisesi olarak niteledikten sonra, camii olarak ibadete açılması mevzu bahis bile olamaz diyor.

“50 yıldır müze olarak kullanılan Trabzon’daki Ayasofya Kilisesi’nin 2013 yılında camiye dönüştürülmesinin ardından diğer kiliselerle ilgili kampanyalar yoğunlaştı. 28 Mayıs 2016’da binlerce kişi İstanbul’un fethinin 563. yıl dönümü nedeniyle Ayasofya önünde namaz kıldı. İstanbul Başkonsolosu görüşmelerinde Ayasofya’nın birlikte yaşamanın sembolü olarak tarihsel önemine dikkat çekti.”

Böylece kalın çizgilerle, “Ortodoks Kilisesi” olarak nitelediği Ayasofya’nın, bırakın camii olarak ibadete açılmasını, bunu istemeyi, bu konuda eylem yapmayı bile yasaklayın diyor.

“Hükümet, devlet liselerine sınırlı sayıda öğrenci kabul ederek TEOG sınavında iyi puan alamayan on binlerce öğrenciyi devlet eliyle işletilen din okulları olan imam hatiplere gitmek zorunda bıraktı. Bazı düz liseler imam hatiplere çevrildiği için coğrafi olarak o okullara gitmek zorunda olan ancak dini eğitim tercih etmeyen öğrenciler imam hatiplere maruz bırakıldı. İmam hatiplere kayıtlı öğrenci sayısı bir yılda 100 binlik artışla 1 milyondan 1,1 milyona çıktı. Laik düşüncedeki velilerin eleştirileri hükümetin eğitim politikasında laiklik yerine dini eğitimi tercih ettiğine ilişkin endişeler içeriyor.”

İmam Hatipler sadece dini eğitim veren kurumlar değil. Normal müfredata ek olarak dini dersler de veren kurumlar. Şimdi buna rağmen, yüzde 99’u Müslüman bir ülkede, sadece 1 milyon öğrencinin İmam Hatip’e gitmesi, hangi “dini grubu” rahatsız etmiş olabilir ki? Aleviler desen, raporda Alevileri İslam mezhebi olarak vurguluyorsun, Hristiyanlar desen, İmam Hatip’e gitmek zorunda kalan bir tane Hristiyan yok. İmam Hatip’ten rahatsız olan kesim evvel eskiden beri bellidir. Solcu, Kemalist ve çoğu “dinsiz” kesim. Bu rapor “dini hak ve özgürlükler” raporu değil miydi?

Hemen ardından da “ruhban okulu” savunmasına geçiyor, çelişki mi? Ne gam…

“Türkiye hükümeti ayrıca dini azınlıkların ruhban yetiştirme imkanı olduğu gerçeğini de reddediyor. Heybeliada Ruhban Okulu 1971 yılından beri kapalı. Ermeni toplumu da 16 okulu bulunmasına rağmen Ruhban okulu eksikliği çekiyor.” 

Fetö’yü, “Amerika’da kendi isteğiyle sürgünde olan Müslüman din adamı Fethullah Gülen ve hareketi” olarak tanımlıyor. Hükümetin bu grubu “terör örgütü” olarak gördüğünü söylüyor. Utanmasa “aslında fettoş iyi çocuk, bizim ekipten” diyecek. Oysa az evvel yukarıda “cemaatlere göz yummakla” suçluyordu Türkiye’yi…

"Hükümet, Alevi Müslümanlığa İslam'a aykırı bir mezhep muamelesi yapmaya devam ediyor. Alevi ibadethaneleri tanınmıyor, Alevilik propagandası yapan yayınlar engelleniyor."

Şimdi ciddi ciddi düşünmek lazım? Bu bir “Uluslararası Dini Özgürlükler” raporu mu, yoksa İslam dışındaki dinlerin veya düşüncelerin özgürlüğü için rapor mu? Aslında lafı uzatmaya gerek yok; aynen öyle, niyetleri de gizli değil gayet açık.

Bunu yaparken Suriye ve Irak’taki “dinci terör” sebebiyle sivillerin öldüğünden bahsedebiliyor mesela. Suriye’deki “Hristiyanların” yok olmaya yüz tuttuğunu filan yüzü hiç kızarmadan vurgulayabiliyor. Kendi bombardımanları sebebiyle ölen Müslüman siviller mi? Daha neler… Çin’e Doğu Türkistanlı Müslümanlara yapılan zulümler, Arakan’da Müslümanlara yapılan zulümler sorulmayacak elbette.

Şimdi bizim bu rapordan anlayacağımız şudur:

Cemaatleri yasakla, tekke ve zaviyeleri kapat, tarikatlara geçit verme. Ama Fetö’ye fetö deme, bağlılarını tutuklama, görevden alma.

İmam Hatipler din okuludur, kapat. Ama Ruhban okuluna izin ver.

Yahudi düşmanlığını yasakla, Yahudiler aleyhine yayın yapanları cezalandır.

Ayasofya Ortodoks kilisesidir. Camii yapma. Camii olmasını isteyenleri sustur.

2017’nin şu gününde “güçlü Türkiye”ye “ayar vermeye” devam eden küstah bir ABD raporunun daha ardından bekleyip göreceğiz: Bu rapor Türkiye’deki etkili ve yetkililer tarafından ne kadar ciddiye alınacak?

Ruhban Okulu açılıp İmam Hatipler azaltılacak mı?

İsrail-Yahudi aleyhtarlığı hakkında cezalar gelecek mi?

Fetö yargılamaları daha da uzayacak mı?

Ayasofya Cami mi olacak, yoksa Ortodoks kilisesi olarak kalmaya devam mı edecek?

  • İhsan Hocaİhsan Hoca1 ay önce
    Yardımcı Doçentliğin Kaldırılması Konusu ile ilgili son sözlerimiz şunlardır:1.) Mağdur Yardımcı Doçentlerin, hak iadesi beklentisine dönük hayalleri tükenmek üzeredir.2.) Dağ fare doğuracak gibi görünüyor.3.) Alanını bilmeyen, yerli-milli olmayan, tek marifeti yabancı dilden 65 puan almış olmak olan, elifi görüp mertek sanan, bir biçimde Doçent ve Profesör olmuş olanların; “…az olsun, öz olsun, bizim olsun…” biçimindeki dayatmaları sonuç verecek gibi görünüyor.4.) Yabancı Dilin şahı değil şahbazı sayılan bazı kıskanç ve yeteneksiz Doçent ve Profesörler bilmelidirler ki; Türkiye’de yabancı dilden 65 puan almış olan bir tosunun bile Doçent ve Profesör olmak için önünde hiçbir engel yoktur.5.) Bizim İngilizceden 65 puanımız yok ama nice 65 puanı olan, cim karnında bir nokta olan cahil Doçent ve Profesörü cebimizden çıkarırız.6.) İngilizceden 65 puanımız olmadığı için Doçent ve Profesör olmadan emekli olma mağduriyetimizi engellemediği için Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip ERDOĞAN’A çok kırgınız; bu mağduriyetimizi çözse çözse Sayın Cumhurbaşkanımız çözer diyorduk; ama o da olmadı ve kendisine çok gönül kırgınlığımız vardır. Saygılarımla…