Halihazırda işleyen “seçim sistemi”nin ne büyük bir “kandırmaca” olduğunu biliyor olmalısınız.

“Halkın, yöneticilerini kendisinin seçtiğine inandırıldığı seçim sistemi”ne güvenmek mümkün değil. Böyle bir seçim sisteminde insanlar, “belirlenmiş bir siyasal/hukuksal form” dahilinde, “hakim rejimin koyduğu esaslar”a uygun olarak, “politik seçicilerin belirlediği adaylar” içinden, “kendilerini hangisinin yöneteceği”ni tercih ediyorlar.

Aslında olan biten bundan ibaret. Yani toplumun tamamının figüran olarak rol aldığı bir “Demokrasi Tiyatrosu”ndan başkası değil olup bitenler.

Yoksa, öyle sanıldığı gibi toplum, kendisini kimin yöneteceğini seçiyor değil. Seçtiğini zannettiği, “seçilmişler” arasından birini/birkaçını tercih etmekten ibaret. Hangisini tercih ederse etsin, aslında o tercih ettiği, “asıl seçici elit” sınıfının “seçtiği”nden başkası olmuyor.

Zira “seçmen” kitlesinin tamamı da istese, “sistemin/iktidarın yapısında ve dokusunda herhangi bir değişiklik”i gerçekleştirmeye yönelik bir “seçme”de bulunamıyor, “sistemin işleyişi”ni belirleyemiyor. Sadece, seçilmişlerden birini ya da diğerini öne çıkarıyor, o kadar.

Bundan da önemlisi şu:

Esasen “toplumun seçiyor olması” demek, “kimin tarafından yönetileceği”ni tercih etmesinden ziyade, “ne ile ve nasıl yönetileceği”ni tercih edebilmesi demektir. Yani toplumun, “sistemin/iktidarın yapısında ve dokusunda” herhangi bir değişimi, gelişimi ve yenilemeyi gerçekleştirecek kararı verebilmesi demektir.

Ancak esasın böyle olması, “Demokrasi Tiyatrosu”nda önemsiz. Çünkü hep işin içinde başka işler bulunuyor ve toplumun, olup bitenleri anlayacak ve anlamlandıracak hali ve vakti hiçbir zaman olmuyor.

İşte, mevcut “seçim sistemi”ne genel olarak böyle bir pencereden bakıyorum. Bu pencerede kalmakla birlikte, önümüzdeki “yerel seçimler”e, daha doğrusu “yerel seçim sonrası”na dair birkaç “husus”u ve “endişe”mi paylaşmadan da geçemeyeceğim. Zira her ne kadar “mekanizma”ya müdahil olma gibi bir durumumuz yoksa da, o mekanizma bütün acıtıcılığıyla, bütün ağırlığıyla, bütün yapısıyla üzerimizde durmaya devam ediyor ve bizi etkiliyorsa, konuya kayıtsız kalmak mümkün olmuyor.

Gördüğüm kadarıyla, yerel seçimlerden sonra ve Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar geçen süre içinde, “ülke tam bir toz-duman içinde kalacak.”

Tabiî ki niyetim “felâket tellallığı” yapmak değil; ama “genel gidişat”a baktığımda, sonrasına dair beni endişeye sevkeden “kaos fırtınası”ndan başka bir şeyi göremiyorum. Hangisinin ne yandan estiği/eseceği az-çok kestirilebilir pek çok “kara yel” ülkemizde çarpışacak ve pek çok şeyi alt-üst edecek bir “kaos hortumu”na yol açacak gibi görünüyor. Zira “küresel habis güçler”in etkinliği henüz hâlâ kırılabilmiş değil ve Türkiye’nin, “uluslararası angajmanlar”ı itibariyle, birçok hususta eli/kolu bağlı gibi duruyor.

Ülkeyi toza-dumana katacak gelişmelere dair tahminlerimden bazıları şunlar:

AKP’nin önemli oranda oy kaybetmesi, bir yandan “politik rakipler”ini, bir yandan da AKP ile kavgalı olan ülkenin en organize ve güçlü “Camia”sını “akıl tutulması”nın atmosferinde harekete geçirecektir. Bu, pusuda bekleyen “gemiyi terketmeye hazır personel”in ayrılmasıyla ve “hukuki-adli müdahaleler”le desteklenerek, Hükümet’in alaşağı edilmesiyle sonuçlanacak bir dizi “zincirleme gelişme”ye yol açabilir.

Bu hengâmede “can havli”yle hareket etmekten başka çaresi ve mecali kalmayacak olan Hükümet’in atacağı “hatalı adımlar”, felâketin daha da derinleşmesine yol açabilir.

Son umudunu seçime bağlamış olan “ekonomik göstergeler” dibe vuracaktır. Böylece, “felaketin kara günleri”ne yeniden dönüş olabilir.

PKK’lı politikacıların, “seçim vaadi” olarak sundukları “demokratik özerklik” ilanı halinde, buna karşı “kitlesel tepkiler” doğacaktır. Akabinde, “terör örgütü”nün bu zamana kadar yapmak isteyip de başaramadığı “toplumlar arası kavga” başlayabilir.

Bu durumda “pusuda bekleyen terör örgütleri” harekete geçerek “kaos ortamı”nı daha da bulandıracak eylemler yapacaktır. Böylece ülkede asayiş, emniyet ve güven sorunu zirveye çıkabilir.

“Küresel şer odakları”nın desteğini alarak sırtını “Camia”ya dayayan art niyetli “habis uzantılar”, başladıkları, ama Hükümet’in gücü karşısında durakladıkları operasyonlara yeniden başlayacaktır. Bu, Hükümet’in “karşı hamle”yle “Camia”“illegalite”ye itmesine yol açabilir.

İşler o kadar çığırından çıkabilir ki, teröristbaşı Apo salıverilip, yerine Fethullah Hoca ABD’den resmen istenerek getirilip konulabilir. Bunun, öyle sanılacağı gibi Hükümet’le falan da bir alâkası olmayabilir.

Bütün bunlar “seçim sonuçları”na ve seçmen tercihleriyle ortaya çıkacak “siyasal güç ve atmosfer”e ciddi biçimde bağlı. 

Böyle bir akıbete düşmemenin en önemli ve birinci yolu, “biraz itidal” ve “biraz sükûnet”le teşekkül ettirilmiş “istikrar” olacaktır.

“Duygu”lar elbette çok önemli de, zaman “akla daha çok önem verme zamanı” değil mi?

Faruk Köse Diğer Yazıları
turbobitturbobit premiumletitbitletitbit premium