Memleket meselesi

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Memleket denilen şey, doğduğumuz ya da doyduğumuz yer değildir. Etrafı kireçle boyanmış taşlarla sınırlı da değildir. Memleket, olduğumuz; olgunlaştığımız, tamamlandığımız yerdir. Bizim için burası yani Anadolu, memleketin kalbidir. Kan kalpte toplanır. Tekrar oradan vücuda pompalanır. Bin yıla yakın bir zamandır, bu böyledir. 

Bin yıl, uzun bir zaman. Buna rağmen rahat değiliz. Bu toprakların bizim kalacağından endişeliyiz. Sürekli bir korku içindeyiz. Her fırsatta, bölünme tehlikesinin altını çiziyor, “Türkiye’nin parçalanmasına müsaade etmeyiz” diyoruz.

Endişeli ve panikliyor olmamızın, bir sebebi daha var. Türkiye’de milletin ve memleketin iyiliği için çalışanların başına iyi şeyler gelmiyor. Bir örnek verelim: Buharın keşfi, kömürü olmazsa olmaz hale getirmiştir. Ülkemizde henüz bulunamadığından, bin bir zorlukla, kömür ithal edilmektedir. 

Uzun Mehmet, ülkemizde taşkömürünü bulan ilk kişidir. Ereğli Köse Dağı mevkiinde, Niren deresi boyunca gezerken, bir kömür damarı bulur. Damardan aldığı kömür parçalarını İstanbul’a götürür. Sultan İkinci Mahmut Han tarafından ödüllendirilir. Ayrıca kendisine maaş bağlanır. Ancak kahvesine zehir konularak öldürülür.

Bir örnek daha: Osmanlı Devleti’nin çökmesini isteyenler; ülkeyi sürekli borçlandırıp, faiz batağına sürüklediler. Milletin ve memleketin iyiliği için çalışanlar ise bir şekilde saf dışı edildiler. 28 Şubat süreci de böyle bir şeydi. Refahyol Hükümeti, önemli başarılara imza atmış, gidişatı iyiye doğru hızlandırmıştı. Bu olumlu durumu engellemek için, olmadık yollara giriştiler. Başarılı da oldular. Bunun son örneğini, bugünlerde, hep birlikte görüyoruz. İnşallah bu sefer başaramayacaklar. 

Buraya kadar yazdıklarımızdan, bazı şeyleri abarttığımız sonucu çıkarmış olabilirsiniz. O halde bunu da bir düşünün: İstiklal Marşımız “korkma” hitabıyla başlıyor. “Korkma” diyor. Bu öylesine kaleme alınmış bir şey olamaz. Demek ki, ortada korkulan bir durum vardı. “Neyse ki korkulan olmadı” diyemiyoruz. Halen, korkulacak bir durum var. 

Bir de şu: Hüseyin Kazım Kadri, İmparatorluğun Tasfiyesi isimli eserinde; “Başımıza gelenlerden korkmadığımız için, bütün korktuklarımız başımıza geldi” diyor. Yüz sene önce söylenmiş bu cümle, bugün için de geçerlidir.

Almanlar, Fransızlar ya da Yunanlılar, binlerce yıldır aynı topraklarda yaşarlar. Anadolu, aynı zaman diliminde, onlarca milleti tarih sahnesinden silmiştir. Mesela, Lidya devletinin başkenti Sardes, bugün, Manisa ili, Salihli ilçesine bağlı bir köyün sınırları içindedir. Dünya tarihinin önemli devletlerinden birine başkentlik yapmış bir yerleşim yerinin düştüğü durum budur.  Bugün Lidyalı, Frig ya da Hitit diyebileceğimiz kimse de yoktur. 

Diğer milletlerin başına gelen şeyin, Türk milletinin başına gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Dolayısıyla, bu memleketin şu anki sahibi olan bizlerin, bazı konularda sesimizi yükseltmemiz tabiidir. 

Elbette sadece sesimizi yükseltmemiz yetmez. Buna bir de azim ve talepkâr bir politika eklenmeliyiz. Bu topraklarda kaybolup gitmek istemiyorsak, İslam’ın koruyucu, toparlayıcı çatısı altında kalmaya devam etmeliyiz. İslam kalmakta ısrar etmek bizi canlı tutar, azmimizi artırır. 

Talepkâr politika meselesine gelince…

Elimizdekileri muhafaza etmek istiyorsak, gerektiğinde, elimizden çıkanlardan bahsetmeliyiz. Topraklarımıza göz dikenler, kendilerine çevrilmiş gözleri görmeliler. Birileri nasıl her fırsatta Bizans’tan ya da Pontus’tan bahsediyorsa; biz de Selanik’ten, Gümülcine’den, Kırcaali’den ya da Gümrü’den bahsetmeliyiz. 

Haberler arasında dolaşırken gördüm. Katil Esed’in generalleri Hatay’ı kendi toprakları olarak gösteren bir haritanın başında toplantı yaparken görüntülenmişler. Anlaşılan o ki artık bizim de Antep’in çarşısı olan Halep’in kurtuluş günü hesaplarından bahsetmemiz gerekiyor. 

Elbette, hayır. Talep ettiğimiz şey, komşularımızın huzurunu bozmak değil, Anadolu’ya ve İslam dünyasına huzur getirmektir. 

 

  • Hilmi YarayışHilmi Yarayış3 ay önce
    Sayın Yazar, yazılarınızın sayısını artırmayı düşünürmüsünüz?