Demokrasi, bir kez daha…

30 Kasım 2017 Perşembe

ABD eski başkanlarından John F. Kennedy, “Fazilet Mücadelesi” (profiles in courage) isimli ve bir anlamda da demokrasiyi tarif eden kitapçığında, “kişilikleri kemal bularak olgunlaşmış” sekiz senatörden gerçek anlamda sitayişle bahseder…

Bu senatörler siyasi hayatlarında, politikacıların hemen hemen hepsini külliyen etkilemiş ahlaki bir epidemikle savaşmışlar…

Şöyle ki,

“Senatörlerden pek azı bu meslekten kendi istekleriyle çekilirler. Washington’un her yerinde bir salgın gibi yayılmış olan “çeşme başından ayrılmama” hastalığının mikropları hiçbir yerde, senato salonlarında olduğu kadar, iştahla üremeye devam etmez.

“Dünyanın en seçkin kulu” diye adlandırılan Senato’dan zorlanarak ayrılma ihtimali, Meclis hayatındaki ilgi çeken işini, göz alıcı ihtişamını ve değerli imtiyazlarını elden kaçırma belirtisi, en gözü tok politikacı için bile, gecelerinin uykusunu kaçırmaya yeter. Bu yüzden belki farkında olmadan, bazı senatörler daha kolay, daha az zahmetli olan yolu seçmeye yanaşırlar”...

O yol da şu imiş,

“….İnancınız ne olursa olsun, eldeki davanın haklı tarafında değil, halk çoğunluğunun tuttuğu yanda olmaktır. Seçmenlerinden oy almak başlı başına bir iştir. Buna ahlak kaidelerini, doğruyu veya yanlışı hiçbir zaman karıştırmamalıdır”...

• 

ABD’nin şimdiki Başkanı Trump, bir zamanlar senatör idi. “Artık yeter” diyerek çekilmek yerine, bunun ötesinde neyin bulunduğunu görmek ve göreceği olgunun hazzını tatmak isteğiyle devama karar verince, kendisini Beyaz Saray’da buldu…

Türkiye çeyrek asırdır başına musallat bir bela ile mücadele ediyordu. Daha sonraki yıllarda, PKK’nın aynı zamanda kolu ve akrabası bir başka terör örgütüyle (Suriye’nin teröristleri) mücadeleye zorlandı...

Bu arada; dünya şeytanlarının hazırlayıp donattığı bir terör örgütü ki, şeriat adına katliam yapan, toplama corporativ lejyonerler örgütü (IŞİD), Türkiye’ye de salmaya başladı… 

Türkiye’nin önüne doğrudan ve net üç-dört cephe birden açıldı…

Türkiye ile Amerika, NATO üzerinden birbirlerinin stratejik dost ve müttefikleriydiler. Birinin başına bir hal gelse dostu ve dostları tarafından yardım göreceklerdi…

Trump, lejyonerlerin (IŞİD’in) vatansızlık olgusunu ABD güvenliği açısından bir tehlike odağı görünce, kendi paçasını koruma asıl amacıyla, stratejik dostu Türkiye’yi destekliyormuş gösterimiyle IŞİD’e karşı kullanmak şartıyla Suriye’nin teröristlerine silah sevkiyatına girişti…

ABD Başkanı Trump ile Türkiye’nin Devlet Başkanı Tayyip Erdoğan arasındaki dostane aile fotoğrafı şimdi şöyle okunuyor…

Türkiye’nin dost ve müttefiki ABD, kahpece Türkiye’ye saldırılarda bulunan düşmanını en gelişmiş ağır silahlarla destekliyor

Ahlak kaidelerini, meselenin doğrusuyla yanlışını hiç hesaba karıştırmadan!

Amerika’da başkanlık senatörlükten geçiyor, Türkiye’de de mebusluktan…

Senatörlük bir meslek, aynen mebusluk gibi. Ne var ki, senatörlük ile mebusluğun verimli bir meslek olarak sahiplerine verdiği ve tanıdığı maddi ve manevi ve dahi dünyevi imkânlar, birbirleriyle kıyaslanabilir ölçekte değildir…

Bu itibarla John. F Kennedy’nin yıllarca aynı mekânın politik ocağında kavrularak ruhlarını okuduğu senatörlerine kesilip biçilen esvaplar, bizim mebuslarımıza pek uygun düşmez…

Birinci Harp sonrasının Wilson Prensipleri, Türkiye’yi de içine alan yeni bir dünya düzeninin temel ilkeleri değil miydi?…

Kardeşlik, dostluk, barış ve bağımsızlık ve dahi halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı gibisinden demokratik ilkeler vazedilmişse de,

Osmanlı Türklerinin egemenliği altındaki diğer milliyetlere de, serbest bir gelişme imkânı verilmelidir” denilmesinin ardından, Ortadoğu’da bilinen bölüntülerin temeli, günümüzdeki çekişmelerin hazırlayıcısı olarak o devrin ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından atılmış…

Aynı senatörlük kanından, suyundan, ahlak felsefesi ve havasından süzülerek gelen Trump’ın da çizgiden ayrılmadığı görülüyor…

Büyüklerimiz hep söylerlerdi,

Ayıdan post, gâvurdan da dost olmaz”…

Bizimkilerin hemen hepsi “oldurmaya” çalıştılar amma, çalışanlar, biz miydik?... 

 

YORUM YAZ