Büyüklerin egemenliği ve demokrasi...

11 Aralık 2017 Pazartesi

Başka toplumları bilmem amma genelinde bir fark olmasa gerek. Türkiye’de bir deyim vardır. Denilir ki;

Anayasada hepimiz eşit isek de, bazılarımız diğerlerine nisbeten daha eşittir”...

Bu deyim ekseriya, vasat insanı haklı iken haksız konuma getiren kamu uygulamalarına karşı “mırıldanırcasına” seslendirilir…

Ege ile Marmara arasında bir yerdeki Dursunbey Belediye’si bir karar almış…

“Bundan böyle kasaba nüfusu 50.000’e ulaşıncaya dek milli zincir marketlerinin kasabamızda açacakları şubelerine ruhsat ve izinname verilmeyecek”…

Gerekçesi de şu mealde;

“Ülkemizde kaza ve nahiyelerin çıkmaz sokaklarına kadar yayılmaları, bakkal, manav ve züccaciyeci küçük esnafın faaliyetini zora sokmaları”…

Halk, bu “zora sokma” olayına “bakkal katliamı” der…

Amerika, daha gerçekçesi Trump, arkasında bugünkü diktatörlüğüne güç ve destek veren, maddi varlığına sahip olmasaydı, aslında kıçı sıkardı Kudüs’te eşkıyalığa kalkışmaya. Esasen kapitalist iktisat lügati de, ilk birikimin kaynağını eşkıyalık olarak göstermez mi?

Nitekim ABD’nin mayası alın terinden ziyade, köleleştirilen Afrika kanı ile yoğurulmadı mı ve ne idi o Kuzey Güney savaşlarının sosyal dinamiti?...

Birleşmiş Milletler’in karar süreçlerinde etkin “beşli çetenin” dışında, kendi sıradan varlığıyla kimseyi rahatsız etmeden aynı etkinlik sahibi olarak yürüyüp giden bir devlet var mı?

Belediyenin bu insancıl kararıyla kendi menfaati arasında ilişkisi bulunanlar kararı yargıya götürüyor. Bunlar da haliyle perakende kartelleri olmalıydı, eşyanın tabiatına göre…

Yargı da, sanki küçüklere karşı büyüklerin koruyucusuymuşçasına, kararı iptal ediyor…

Yerli ve milli olup aynı zamanda bu zincirli büyük market, var olan mevcutlardan hangisi olabilirdi?...

Perakende piyasası yerli ve yabancı ortaklıkların elindedir. Yerli ve milli sermaye ise, psiko mekanize usullerle işlettikleri kendi kalelerini Türkiye sathında adım başında dikmiş ise de, isimlerinden en çok bahsedilenleri ikidir. Hatta devlet bile, bu ikiliyi tercihlemişti, “ithal et satış bayii” olarak…

İnancımın gereği, söz konusu kalleşliği bu ikililere yükleyemem. Yazılıp söylenenlere göre, hatta karşı yakanın İslam düşmanlarının ifadelerine göre, bu büyük zincirlerin kurucularıyla şimdiki ortaklarının dinde imanda halis Müslüman oldukları tevatürü dolaşır. Dolayısıyla bunların, küçük sermayenin nafakasına göz dikecekleri pek inandırıcı olamaz. Ayrıca sahih Müslüman, nasıl ki altın gümüş istifçiliği yapamaz, gözü doymazlık denilen haddinden fazla mal ve servet kulelerini de dikemez. Bu itibarla, Dursunbey’deki esnafın şahsında Türkiye’nin devlet güvencesiyle katledilen küçük esnafının coşku ve sevincine ket vuranlar da, kesinlikle bunlar değildir?...

Pekiyyy, ya kimler?...

Buradan ötesini karıştırmayın, boşuna terler ve cevap da alamazsınız…

Menderes-Bayar döneminde bir binbaşı, ordu içinde darbe kıpırtılarını görüp, işitip hissedince, devlet istihbaratına haber vermişti. Büyükler, estek ettiler köstek ettiler ve zavallı suçsuz Binbaşı Samet Kuşcu’yu hassasiyetinden ötürü ve de “demokrasinin gereği” içeri attırmışlardı…

Ayrıca hatırlamakta da fayda vardır. Bakkal ve esnaf teşekküllerinin rica ve istirhamıyla, rekabet kuralsızlığını da belirterek talep ettikleri marketler düzenlemesini dikkate alan hükümetlerin, bizzat hazırladıkları tasarılarından her seferinde havayı soğutarak vazgeçtiklerini de unutmayalım…

Küçük esnaf ile tekelleşen büyük kapitalist karteller, politik kitabiyatta eşit iseler de, “kitapsız gerçek hayatta” sadece büyükler kendi aralarında birbirleriyle eşit ağırlık sahibidir…

Milli Gazete’de sürekli yazdığım günlerdeydi, Anadolu yakasında düzenlenen bir toplantıya davet edilmiştik. Kuruluş safhasını bitirmiş BİM mağazalarının tanıtım toplantısıymış. Halka hizmet gayesiyle birkaç müteşebbis, toptan fiyatına perakende mutfaklık ticaretine başlayacak… Alt yapısında fazla lükse kaçmayacağından, fiyatları da ehven olacakmış…

O günlere dek Müslüman sermayesi sosyal organizasyonda ayakkabı tamirciliği ve berberlikle seyyar yoğurtçuluktan öteye kabul buyurulmadığından, tabii ki, hoşumuza gitmişti bu teşebbüs. Derken BİM’ler açıldılar…

İlk ağızda bulgur, fasulya, zeytin peynir ve çay, şeker gibisinden zaruri mutfaklıklar satılırken, bal ve reçel ile leblebi badem paketçikleri görünmeye başladı. BİM’ler zamanla çocuk bezinden kadın bezi ve tıraş bıçağına doğru çeşitlikte genişlediler. Bir de baktık ki, antifrizli su ile raflarda sıralı prezervatifleri görünce, anladık ki, bunlar pazarın her alanında var olmaya gidiyorlar…

Helal olsun dedik…

Bankalar Caddesi’nden yukarı doğru sağ tarafta “Okçu Musa Camii” bulunuyor. Onun da biraz aşağıda karşısı bir köşe başıdır. ELİBURLA tam bu köşede yer alıyordu. Kırklı ellili yıllardan bilirim. İnşaat ve hafriyat makinaları, yüksek güçlü jeneratörler ve kompresör gibi ağır teknoloji ürünlerinin mümessilliğini yapardı.…

Erol Toy, öldüyse rahmet ola,İmparator isimli kitabında Vehbi Koç’un Ankara’da bir bakkal dükkânıyla işe başladığını yazar, şimdi otomobilin yanında tankçılığa bile el attılar. Bakarsınız yarınki günlerde bizim A101’lerimizle BİM’lerimiz de, BURLA BİRADER’ler gibi ağır çeşitlere el atıvermişler…

Bu gelişme elbette bizlere gurur verir. Verir de, insan yine de meraklanmadan duramıyor. Mağazalarında kasadar kızlar ve hatta çalışanların hemen tamamı gencecik körpecik delikanlılar. Bunların kayıtlı çalışma süreleri her birinin, acaba kaçar yıl?...

Bendeniz efendim mutfak ihtiyacımı BİM’den karşılıyorum. Evdeki kırılan küçük porselen demlik gibisini bir iki aydır aramama rağmen bulamadım. Kuru bakliyat bol ve çok çeşitli. Amma, menşei itibariyle, beni açmıyorlar…

Hatamı günahımı af ediniz. Biraz Müslüman ve biraz da milliyetçiyim. İşte, hepsi bu kadar… 

 

YORUM YAZ

  • OsmnshnOsmnshn4 ay önce
    EyvaAllah üstadım