THY - Ramazan

Afrin'den Maârif'e Sömürge Aydınları

28 Ocak 2018 Pazar

D. Mehmet Doğan, "Yüzyılın Soykırımı" isimli eserinde Anadolu'ya sığınmak zorunda kaldığımız dehşetli günleri Prof. Dr. Justin Mc Carty'den özetle aktarır.

Ölüm ve Sürgün, Osmanlı Müslümanların kıyımı ve Anadolu'ya sığınmamızın hikayesi olup ibretliktir.

"Bulgaristan müslümanları ya çatışmalarda öldüler, ya da Bulgarlar ve Rus birlikleri tarafından öldürüldüler. Açlık ve hastalık yüzünden verilen kayıplar da önemli nisbetteydi. Rusların sivil halkı katliama tabi tutmalarının sebebi Türk köylüleri arasında dehşet salmak ve onları ilerleyen Rus ordularının önü sıra kaçırmak, böylece Osmanlı ordusunun ayağına dolanmalarını sağlamaktı. İstedikleri sonuca ulaştılar." (Yüzyılın Soykırımı, S. 37)

Ömer Seyfettin, Balkanlardaki müslüman katliamının mantığını İsviçre'de hukuk tahsil etmiş  Bulgar komitacının ağzından şöyle ifade eder:

"Türkler...nasılsa ellerine geçirdikleri yerlerdeki kavimleri temizlemediler. Onları yutmadılar: Türk yapmadılar... asırlarca evvel yaptıkları budalalıkların cezasını bugün görmeye başlayan bu sersem Türklerin hali işte bize bir derstir."  (Yüzyılın Soykırımı, S. 51)

Bu vahşet, Anadolu irfanın yakînen tanıdığı ve asla unutamadığı bir tuğyanın resmidir.

D. Mehmet Doğan ömrünü bir davaya vakfetti.

Dil, Kültür ve Yabancılaşma...

Kulak verelim:

"Yüz yıldır maruz kaldığımız katliamlar, soykırımlar, etnik temizlikler, bedenlerimizin yok edilmesiyle son bulmamıştı. Esasen bedenlerimizin yok edilmesinin de asıl sebebi onu insan eden, farklı kılan, kişilik sahibi yapan kültürümüzdü. Bu kültüre sahip olmasa idik, onları rahatsız eden bir kimliğimiz olmayacaktı." (Yüzyılın Soykırımı S. 57)

Yedi düvel bir olmuş, üzerimize çullanmış ve biz Anadolu'ya sığınmak zorunda kalmıştık.

Fakat tek dişi kalmış canavara hayrandık.

Pragmatizmin öncülerinden John Dewey'i dönemin Eğitim Bakanı'nın (Vasıf Çınar) davetiyle ağırlamıştık. (1924)

Onlar gibi olmak istiyorduk.

Yaşadığımız bir kimlik bunalımıydı.

Yabancılaşma...

Köy Enstitüleri bu ziyaretin meyvelerindendi. Oysa, Aydınlanma hareketinin "Gelenek"le problemi vardı.

Yaptıkları hatayı yine kendileri farketti.

Modernleşmenin yolu kentleşmeden geçiyordu.

Güçlü sosyal bağlar kırılmalı, aile bitirilmeli, birey cemaatin yerini almalıydı...

27 Mayıs'ta inşa edilen yeni düzen 12 Eylül'de tahkim edilmişti.

Askeri ve sivil vesayet halka güvenmiyordu.

Seçimler göstermelikti.

Tercihlerimizi onların istemediği şekilde kullandığımızda başımıza nelerin geleceğini hepimiz biliyorduk.

O vesayet döneminde ne mi oldu?

Oktay Sinanoğlu'na kulak verelim:

"Türk  biliminin  Türkiye'de  gelişmesini  önleyecek bir  büyük  engel  de,  eğitim  düzenimizin  gitgide  ve  hızla yabancılaşmış,  adeta  misyonerlerin  yaptırdığı  bir  eğitime dönüşmüş olmasıdır. 1953 yılından başlayarak Türk okullarının pek çoğunda yabancı dille, özellikle İngilizce olarak  eğitim  yapılır  olmuştur.  1953'ten  önce  sadece  St. Joseph gibi, Robert Kolej gibi misyoner okullarında böyle bir  eğitim  uygulanıyordu.  1953'te  Türk  Eğitim  Derneği'nin gerçek bir milli eğitim amacıyla 1930'larda kurulmuş olan Yenişehir Lisesi,  İngilizce  ile  eğitim yapan Ankara kolejine dönüştürüldü. Bu işi örgütleyen İngiliz MK  Browning, yirmi yıl sonra İngiltere Kraliçesi'nden madalya aldı. Çünkü başlanan yabancı (dil) oyunu tuttu ve hızla Türkiye'de yayıldı. Öğrenmeye, ilerlemeye büyük iştiyakı  olan  halkımız,  çocuklarımız yabancı  dil  öğrensin diye aldatıldı. Halbuki kendi ana dilini bir kenara atıp orta okuldan itibaren dersleri yabancı dilde okumak şeklinde bir yabancı dil öğrenme yönetimi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Bugün dışarıda, özel yöntemlerle bir yabancı dil birkaç  ayda  yoğun  kurslarda  öğretilebiliyor.  Bunun  için kendi  dilini  dosdoğru  konuşamayan,  gitgide  yarı  Türkçe, yarı  İngilizce  konuşup,  bununla  böbürlenen  nesiller  yetiştirmeğe hiç lüzum yok.

Türkiye  içerdeki  ve  dışarıdaki  düşmanları  tarafından  tarihte  eşi  görülmemiş  bir  oyuna  getirilmiştir.  Hiçbir zaman sömürge olmamış, büyük devletler kurmuş bir millete  sömürge  eğitimi  aşılanmıştır." (Bye Bye Türkçe S.112)

"Şimdi gençler yıllardır bu küçük Amerika düzenine tepki  göstermektedirler.  Bağımsızlıktan,  sömürgelerden, vs.  söz  etmektedirler.  Buna  şaşmalı  mı?  Yalnız  şaşılacak olan,  Amerikan  kültür  emperyalizmine  karşı  çıkanlardan pek çoğunun illa da yalnız ve yalnız ingilizce olarak her şeyi okumakta ve okutmakta ısrar etmeleri, çoğunun Amerika'ya belirli ABD vakıf bursları ile gitmeleri özel kesimin İngilizce olarak verilmeye başlayan ve ODTÜ yada BÜ  mezunlarını  tercih  eden  basın  ilanlarına  tepki  göstermemeleridir." (Bye Bye Türkçe S.92)

ODTÜ tanıtım toplantılarında mezunlarının uluslararası şirketlerde nasıl rahat iş bulduğu anlatılır.

Memleketin en cins kafaları bir süre sonra bu memlekette yaşanmaz ya da bilim olmaz tekerlemeleri arasında kendilerini uluslararası sermayenin nitelikli çalışanı olarak bulurlar.

Devrimcilik paraya kavuşuncaya karardır.

Gençlere tavsiyemiz, Oktay Sinanoğlu ve D. Mehmet Doğan'ı birlikte ve dikkatli okumalarıdır.

Hayır Diyebilen Türkiye...

Ne olduysa hayır demeye başladıktan sonra oldu.

İçerden ve dışardan kullanışlı tüm piyonlarıyla tekrar saldırmaya başladılar.

MİT Krizi, GEZİ, 17-25 Aralık, Çukur Terörü, Patlayan Bombalar ve 15 Temmuz...

Çözüm sürecinde yapılması ve söylenmesi gereken ne varsa yapıldı, söylendi.

O gün yapılanları zaaf olarak niteleyenlere bu mücadelenin kürtlerle değil yeryüzü müstekbirlerinin taşeronluğuna soyunan terör örgütleriyle yapıldığını hatırlatmış olalım.

Şimdi, söz tükendiği için Afrin'deyiz.

PYD beş bin TIR silah yardımını ABDden aldığında susanlar, bugün barış naraları atmakta...

O barış naraları atanları bu millet MİT Krizi'nden bu güne daha bir dikkatle ve ibretle izlemekte.

Her şey gözlerimizin önünde tüm çıplaklığıyla yaşanmakta.

Ruhunu işgalcilerine satmış sömürge aydınları...

Şimdi dikkat.!

Nüfusunun neredeyse tamamı müslüman olan bu memlekette her müslüman öğrenciye 5. sınıfta haftada 18 saat Kur'an-ı Kerim dersini zorunlu yapsaydık neler olurdu?

"Efendim, önemli olan anlamı.." diye başlayan cümleleri şimdilik bir kenara koyalım.

Sadece namazlarını ikame edebilecek ve büyüklerinin ardından eksiksiz ve hatasız okuyabilecekleri kadarını kasdediyoruz.

Kimi eğitim sendikalarının, meslek odalarının ve partilerin tepkilerini hayal edelim...

Aynı çevrelerin Afrin ile ilgili tepkilerini de hatırlayalım.

Oysa, 5. sınıfta haftada 18 saat okutulacak olan ders Kur'an-ı Kerim değil, İngilizce...

Kur'an-ı Kerim söz konusu olduğunda ortalığı birbirine katacak olan cenahtan ya da FETÖ'den ses yok...

Kültür Emperyalizmi bu olsa gerek.!

MEB 5. Sınıfı "Yabancı Dil Ağırlıklı" hale getirmeyi planlamakta.

Eğitim Bir Sen konu ile ilgili  "5. Sınıfın Yabancı Dil Ağırlıklı Hale Getirilmesi: Zorluklar, Riskler ve Alternatifler" (Ekim 2016) başlığıyla önemli bir rapor hazırladı.

Raporda olası teknik aksaklıklar gündeme getirilmiş. Mevcut İngilizce öğretmeni sayısıyla bu işin içinden çıkmamızın mümkün olmadığı vurgulanmış.

Sabah akşam FETÖ'ye küfrederek  bürokraside yükselen MEB bürokratlarına tüm dünyadaki FETÖ okullarında Türkçe değil de İngilizce eğitim verildiğini hatırlatmış olsak suç mu işlemiş oluruz?

Ya da aradaki farkı sorgulamaya kalksak...

Bu durumda keyiflerini kaçırdığımız için bürokrasi içinden FETÖ yöntemleriyle hakkımızda dosya hazırlamaya başlayan birileri çıkar mı?

Bu topraklarda tebessümün acısı makbuldür.

Fakat görünen o ki MEB Mevlana'nın Pergel Metaforunu yanlış anlamış ve pergelin sabit ayağını İngiltere'ye yerleştirmiş.

Kanaatimiz odur ki tüm 5. sınıf öğrencilerine İngilizce ağırlıklı eğitim kararı bu toz duman yatışıp, ortalık sakinleştiğinde işin mutfağında görev alan bürokratların başını yiyecektir.

Zira memleket Teoman Duralı'nın tabiriyle İngiliz-Yahudi Medeniyeti'nin bu topraklar üzerindeki etkisini kırmanın mücadelesini vermekte...

Saldırılar karşısında nefes almakta zorlanıyor olsak da, her hamlelerinde zincirlerinden teker teker kurtulmakta olan Anadolu dirilmekte.

Elbet sıra bu garipliklere de gelecek.

Müstemleke ülkesi olmadığımıza ve de her dilin kendi kültürünü beraberinde getirdiği (dayattığı) de gün gibi ortada olduğuna göre, bize düşen sabırla beklemek ve yapılan yanlıştan vazgeçilmesi için gayret etmektir.

Bu topraklar; Suriye'de kalıp savaşanları terörist, bu topraklara sığınan Suriyelileri vatan haini ilan edenlerin dedeleri için de son sığınaktı.

Recep Tayyip Erdoğan boğaz sularının üzerinden yürüyerek geçse yüzme bilmiyor diye eleştirmeye odaklanmış çevreler, tüm 5. sınıf öğrencilerine verilmesi planlanan İngilizce ağırlıklı eğitim kararı karşısında sessizler.

Bu sessizlik garip değil mi?

Yapılması gereken çözüme odaklanmaktır. Çözümü öteleyip, erteleyerek üzerini kapatmak günü kurtarmaya çalışmak, bir nesli daha heba etmek gibi bir sonuç doğurabilir.

MEB kendisine ayrılan onca bütçe ve sunulan onca imkâna rağmen, mevcut bürokratik yapısıyla umutlarımızı örseliyor.

Harcadığınız milli servettir.

Fakat asıl servetimiz evlatlarımızdır.

Konuştuğumuz geleceğimiz...

YORUM YAZ