THY- Euroleague

Sigara Nasıl "Özgür Kadının" Simgesi Oldu?

09 Şubat 2018 Cuma

Her zaman söylüyoruz.

Popüler kültür bugünkü kitle iletişim araçlarına sahip değilken dünya toplumlarının hemen hepsi belli ölçüde muhafazakardı.

“Rock’n Roll” müziği ilk çıktığında Amerika’da büyük bir toplumsal muhalefetle karşılaşmış hatta uzun yıllar kilise vaazlarına konu olmuştu. Din adamları gençlerin bu ahlaksız müzikten uzak tutulması için aileleri uyarmak zorunda kalmıştı.

Elvis Presley’nin 1956’da “Hound dog” şarkısındaki bugün için çok muhafazakar kabul edilebilecek dansı, televizyon değerlendirme kurulu tarafından toplumsal ahlaka aykırı bulunduğu için yasaklanmak istenmişti.

Tıpkı müzik ve dans gibi erkek, kadın ilişkilerine dair pek çok konu da katı sınırlarla çevriliydi dünyada.

Bu sınırlardan biri de kadınların sigara içmesiyle ilgiliydi.

Mini eteğin 50’li yıllara kadar “kötü kadın” kıyafeti olarak görüldüğü Fransa örneğindeki gibi sigara da kadınlar için girilmesi riskli bir alandı.

Erkek egemenliğiyle özdeşleştirildiği için ataerkilliğin bir sembolü olarak görülüyor ve bu nedenle dışarıda sigara içen kadınlara 1920’lerin New York’unda “kötü kadın” olarak bakılıyordu.

Bu algı sigara şirketlerinin yeteri kadar kadın müşteri edinemeyişlerinin en önemli nedeniydi. Sektör erkek tüketicilerle yetinmek durumundaydı. Kadın nüfusun da bu zehirden payını alabilmesi için tutucu Amerika’nın toplumsal direncini kırmak gerekiyordu.

Bu biraz zaman aldı…

Amerikan Tabacco Company şirketi bu konuda tarihi bir adım attı.

“Propaganda” kitabının yazarı Edward Bernays’ı kiralayarak ondan kadınların sokaklarda sigara içebilmesini sağlayacak bir çalışma yapmasını istedi.

Bernays, ilk iş olarak kadınların sigara içme nedenlerini öğrenmeye çalıştı. Çeşitli psikiyatrik araştırmalar kadınların sigarayı erkeklerle eşit olduklarını ispat etmek için içtiklerini ortaya koyuyordu. Böylelikle Bernays çalışmasını bu yönde geliştirdi.

Eşitliğin bir şekilde görünür hale getirilerek normalleştirilmesi, algı oluşturulması gerekiyordu.

Basın algıyı değiştirmek için en güçlü silahtı.

Bir fikir basında yeteri kadar tekrar edildiğinde, kalabalıklar sorgulamadan bunun doğru olduğunu düşüneceklerdi.

Kampanya için 1929 yılının Paskalya yürüyüşü seçildi. Günlerden pazardı ve bahar güneşi altında yürüyen kalabalığın arasında şehrin tanınmış ailelerinden on genç kız vardı.

Kızlar aldıkları talimat gereği yürüyüşün belirli bir anında hep birlikte sigaralarını yaktılar. Parayla kiralanmış muhabirler ise yattıkları pusudan çıkarak bu tarihi anı fotoğraf makineleriyle ölümsüzleştirdiler.

1 Nisan 1929 tarihli gazeteler bu sansasyonel olayı Bernays’ın direktifiyle “Hürriyete Yakılan Meşale” sloganlarıyla verdiler. Sigara içen kızlar “cesur” olarak nitelendirildi ve tüm gazeteler fotoğraflarıyla süslendi. 

Bu manşetler bir toplumsal kırılmaya neden oldu.

New York’un en önde gelen ailelerine mensup kızların sokak ortasında yaptığı ve basının manşetten vererek onayladığı bir eylem kötü olamazdı ya! Kitle, kadınların da erkekler gibi sokaklarda sigara içmesinin gayet normal bir şey olduğunu düşünmeye başladı.

Böylelikle sokaklarda sigara içen kadın figürü New York’tan başlayarak tüm dünyaya yayıldı.

 

Hatta kimi yerlerde ataerkil yapıdan intikam almak isteyen kadınlar, sigarayı bir protesto gibi göstererek kadınlar arasında bu alışkanlığın katlanarak artmasını sağladılar.

İçerdiği yüzlerce zehre aldırılmadan sigara kadınların özgürlük sembolü haline getirildi.

Kadınların sigara içerek zehirlenmesi kimsenin umurunda değildi elbette, hatta içen kadınların bile…

Algı bir kez kırılınca gerisi geldi.

1923 ile 35 arasında kadın sigara kullanıcı sayısı %20 oranında arttı. Sigara firmaları çok büyük karlar sağladılar. Bernays ise kampanyasıyla neredeyse bir servet kazandı. 

Ne de olsa halkın sorgulama yeteneği zaafa uğramıştı.

Gazetelerin iyi dediğine iyi, kötü dediğine kötü denir hale gelmişti.

Birkaç fotoğraf, bir iki sloganlakalabalıklara kabul ettirilemeyecek şey yoktu.

Bernays’ın kampanyasının üzerinden 90 yıl geçti neredeyse.

Kitle o gün olduğundan daha cahil fakat medya o günküyle mukayese edilemeyecek kadar güçlü hale geldi.

Yaşam biçimimizin, kılık kıyafetimizin son 40 yılda geçirdiği evrimi düşünün…

Bunda televizyon ve internetle bir diktatorya kuran popüler kültürün büyük payı var. 

Popüler kültür bugün de zararsız gibi görünen diziler, şarkılar, magazin programları ve internet yayınlarıyla kitlenin hayatını küresel sermayenin kirli çıkarlarına göre biçimlendirme görevini sürdürüyor.

Toplumları kişiliksizleştirerek bir müşteriye dönüştürüyor.

Kitleye kompleksler aşılayarak onun daha fazla tüketmesini, tükettikçe kendini “özgür ve cesur” hissetmesini sağlıyor.

Toplumumuzda, kültürümüze düşman ne kadar uygulama varsa bunlar basın yoluyla onore ediliyor. Diziler yoluyla ülkenin %1’inin bile yaşamadığı bir hayat tarzı milyonlarca insana normalmiş gibi dayatılıyor. Özendirerek, ünlüleri kullanarak kitle hayal dünyasında yaşatılıyor ve tüketimin kucağına itiliyor.  

Bütün bu döngü toplumların altından kalkamayacağı devasa borçlara girip köleleşmesine ve küresel sermayenin daha da büyümesine yol açıyor.

Kadınların sokakta içtiği sigara meselesi, bu küresel oyunun kanlı canlı bir örneği…

Aynı yılan deliğinden her gün tekrar tekrar sokulmamak için haberler de dahil medyanın taarruzundan dünyamızı korumanın bir yolunu bulmamız gerekiyor.

YORUM YAZ