Satılık Seyirciler

18 Eylül 2017 Pazartesi

Modern insan, çağımızda köleliğin olmadığını düşünme eğilimindedir.

Masa başı bir işte çalışıp akşamları televizyon izleyebildiği ve hafta sonlarını sıkış tıkış AVM’lerde geçirebildiği için kendini özgür addeder.

Alınıp satılma plantasyon kölelerine has bir şeydir ona göre ve yüzyıllar öncesinde kalmıştır.

Oysa modern insanın sağlık güvencesi, emeklilik hakkı ve bankalara dilediği kadar borçlanma serbestliği vardır…

Sistem ona özgürlüğün tadını çıkarabileceği her olanağı sunmuştur yani…

Bir süredir yazılarımızın yayımlandığı sayfanın üzerinde beliren ve şeytanın askerleri olarak nitelendirdiğim ünlülerden birine ait reklam görseli dikkatimi çekiyor. 

Görseli ilk gördüğümde bunun site yöneticileri tarafından kurgulanmış bir çeşit şaka olabileceğini düşündüm.

Hakikaten enteresandı…

Popüler kültürü kıyasıya eleştiren, duyduğum tiksintiyi bin bir şekilde tasvir etmeye çalıştığım metinlerin üzerinde, en yüksek parayı veren inşaat firmasına kendini satan bir ünlü gülümsüyordu.  

Bu durum, seyirci/okuyucu ile reklam veren arasındaki ilişkiyi düşünmeye itti beni.

Aslında tüm medya sektörünü ve dahi ticareti ayak tutan ilişkiydi bu ve bundan beş yüz yıl önce kapalı çarşıyı inşa etmişti.

(Geçmişte insan da bu alışverişin nesnesi olmuştu.)

Satacak “malı” olan en yoğun pazarı bulacak ve “malı”  mümkün olan en çok müşteriye ulaştıracaktı.

Malın tanınırlığını artırmak içinde bir başka “mal”, yani bir ünlü gerekecekti..

Tam bu noktada da posta gazetesinden “dizi doktoru”nun kaleme aldığı bir yazı meseleyi zihnimde bir adım daha ileri götürdü.

Yazar, bir erkek oyuncu için kaleme aldığı yazısında övgü dolu sözlerle oyuncunun yeni projesini tanıtıyordu.

Yazının satır aralarında zihnimi kurcalayan alım satım ilişkisine dair de kadın gözüyle tüyolar veriyordu.

Yazar “Kadınlar onu (yani oyuncuyu) zengin ve güçlü izlemeyi seviyor.” diyordu.

“O’ oynuyorsa iyi bir dizi olacağına inanan çok ciddi bir kadın kitlesi var.” Belli bir “yaş üstü kadınların neredeyse tamamı onu tanıyor, seviyor, beğeniyor. Onu kendi yaşına yakın bulduğu için hayal edebiliyor.” 

Bizim daha önce izleyicilik ile platonik aşıklık arasındaki bağa dair söylediklerimizi teyid eden itiraflarda bulunuyordu yazar. İzleyici-oyuncu ilişkisinin kelimenin tam anlamıyla erkek kadın ilişkisinin tüm cinsel özelliklerini taşıdığı gerçeğini vurguluyordu lakin konumuz bu olmadığı için geçiyoruz…

 

Devamında “Oyuncu ilk kez bir erkek işiyle ekrana gelecek. Oysa onun büyük bir kitlesini kadınlar oluşturuyor. O nedenle kadın izleyiciyi alabileceği ama erkek izleyicinin de yadırgamayacağı bir günde ekrana gelmeli.” diyerek alım satımın ipuçlarını veriyordu.

 

Anlaşılan bu oyuncu için kadın izleyici zaten cepte olduğu için mesele erkekleri ikna etmek olacaktı. 

Oyuncunun şirket sözleşmesini imzalamadan önce yapımcı firma ile yaptığı görüşmenin nasıl geçtiğini hayal etmeye çalışın lütfen.

Pazarlıkta kaşe bedelinin artması için kadın izleyicilere dair konuşulacak şeyleri bir düşünün.

Kadın izleyicinin duygularının nasıl bir ticari anlaşmanın konusu olduğunu…

Oyuncu, “Ben neyi oynarsam oynayayım beni ilgiyle takip edecek kadın izleyicilerim var.” diyerek pazarlığı kızıştıracak ve önünde sonunda yapımcıyı istediği rakamlara ikna edecek.

İnsan duygularının böyle kirli bir pazarlığın konusu olduğu gerçeği seyircinin de alınıp satıldığına dair bir düşünceye sevk etti beni.

Evet, bizler satılık seyircileriz…

Her gün, hiç tanımadığımız, onun dünyasında hiçbir yere sahip olmadığımız ama hayranlıkla fotoğraflarını süzdüğümüz ünlüler tarafından sırf onlara gösterdiğimiz değer nedeniyle  satılıyoruz…

O eşsiz olduğunu düşündüğümüz duygularımız, izlerken engel olamadığımız masum göz yaşlarımız, sosyal medya takiplerimiz, ilgimizi istismar etmek için türlü numaralar yapan sahtekar oyuncularca büyük ticari kuruluşlara satılıyor.

O oyuncu, her sözleşme zamanı eski zaman köle tüccarlarının yaptığı gibi “elimde şu yaş aralığında şu kadar kadın ve erkek var” diyerek aşağılık bir biçimde kişisel reytingini yapımcılara satıyor…

Siz televizyonun karşısındaki koltuğa kurulup o oyuncunun dizisini, reklamını izlemeye başladığınız ya da görselini tıkladığınız anda duygularınız ticari bir “mala” dönüşüyor…

O “malı” popçular ayrı, oyuncular ayrı, magazinciler ayrı satıyor…

Duyguları ticari mala dönüşmüş bir izleyici olduğunuz sürece yapımcı ve satıcı ünlüler nezdinde reyting hanesindeki basit bir rakamdan ibaretsiniz…

Doğru feodal toplum çöktü ama kölelik tüm dal ve gövdeleriyle gür bir ağaç gibi hala yaşamaya devam ediyor.

Çünkü modern toplum yasalar yoluyla özgürlük üzerinde kurduğu baskı, ağır çalışma koşulları ve bir nevi mezarda emeklilikle bireyi soluduğu müddetçe sömürüyor…

Ama yetmiyor….

Aynı bireyin hissiyatı da bir takım duygu taciri oyuncu ve müzisyenler tarafından büyük ticari kartellere pazarlanıyor. Hem de kadın yazarın belirttiği gibi en kaba ve aşağılayıcı ifadelerle…

Yayımlanan reklam dolayısıyla köşemize olan ilginin de benzer bir ticarete konu olduğunu söylemeliyim.

Demem o ki…

Özgür yaratıldık.

Ancak kapitalizmin kendisinden duyulan nefrete kadar her şeyi satılabilir metaya dönüştüren doğası bedenimizi ve duygularımızı da ticari bir ürüne dönüştürdü…

Bizi tutsaklaştırdı.

İsmet Özel “İnsanın hapishaneden kaçabilmesi için özgür olduğuna inanması gerekir” demişti. Bu inancın gereği olarak tutsaklıktan kaçmak için bir yol arayalım…Çünkü bu yaratılışımıza ters…

Bedensel sömüründen kurtulmak artık mümkün değilse de bari adi artistlerce duygularımızın “mal”laştırılmasına “seyirci” kalmayalım…

  • Mustafa Sait AKSUMustafa Sait AKSU1 ay önce
    Panzehir gibisiniz. Allah razı olsun.