“Ne Mal”, “Adam”, Yılmaz Özdil

21 Nisan 2017 Cuma

“Paşam, siz öyle sevilmişsinizdir ki, hangi köylünün göğsü̈ yarılsa yüreği üstünde ‘Mustafa Kemal’ yazılıdır.” sözlerine, Atatürk: “Bilirim onu... Ama ben iki saat ötedeki hocanın o cahil köylü göğsünü yarıp Mustafa Kemal ismini silerek dilediği adı yazdıracağını da bilirim.”(Falih Rıfkı  ATAY -Atatürk Ne İdi? Sf. 93-94 )

“Cebimizdeki paranın gerçek olup olmadığını anlamak için nasıl ışığa tutuyorsak, insanı da ışığa tutalım. Eğer içinden Erdoğan geçiyorsa gerçektir, değilse sahte…”

“Ne saçmalıyorsun?” diyorsunuz değil mi?

Kullandığım mantık, muhakeme ölçüsü size çok tuhaf gelmiştir eminim.  

Belki de delirdiğimi düşünüyorsunuzdur.

Öyle ya, nasıl olur da bir insanın “gerçek” yani, doğru insan olup olmadığını anlamanın yolu onu bir başka insanla değerlendirmekten geçebilir?..

Bu satırları Uğur Dündar okusa ne varoşluğumuz kalır, ne köylülüğümüz!

Ertuğrul Özkök, “Öyle cahiller ki dünya CERN’i konuşurken bizimkiler hala lidere tapınıyorlar.” diye diline dolar konuyu.   

Nihat Genç, “Bu memleketin bulgurunu yiyip de lidere tapınmayı nasıl haysiyetinize yediriyorsunuz?” diye döktürür gider herhalde…

Ekşi sözlük ahalisi sövgüden sayfalar dizer…

Hürriyet cephesi işi ballandıra ballandıra manşete taşır…

Hatta böyle bir cümleyle Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısına konu olmak bile mümkün.

Ama çam deviren bu muhakemenin sahibi biz değiliz. Densizliğin sahibi, evlere şenlik ölçüsünü tam olarak şöyle izah ediyor:

“Cebimizdeki paranın sahte olup olmadığını anlamak için ışığa tutarız.

Eğer içinde Atatürk varsa…

O para gerçektir.

Yoksa Sahtedir.

Ne mal olduğunu anlamak için insanları da ışığa tutmak gerekir.

İçinden Atatürk geçmiyorsa sahtedir. “

Aynen böyle söylüyor, Yılmaz Özdil 18 Nisan’daki yazısında.

Öyle bir ölçü ki…

Ciddiyse çok komik, şakaysa hiç komik değil…

Ona göre  gerçek insanın ölçütü,

Akıl değil!

Vicdan değil!

İman değil!

Edep değil!

Bilgi değil!

Erdem değil!

Oysa gerçek insanın özü,

Yunanlı bilge Anaksogaras’a göre us’tu.

Sokrates’e göre “iyilik”

Konfüçyüs’e göre “insanseverlik”.

Hz. Muhammed’e göre “iman”.

Descartes’e göre “düşünce”.

Marks’a göre “toplumsallık”.

Nietzsche’ye göre “güç”.

Tolstoy’a göre “anlam”dı.

Yılmaz Özdil’e göre ise Atatürk

Akıl bunu söylemiş, vicdan şunu emretmiş kimin umurunda…

Ultra aydınlanmış Özdil’in böyle şeylere ihtiyacı yok ki.

Onun gerçek-sahte, iyi-kötü ölçütü net!

Özetle “Biz, lider kültü’nün itaatkar müminleriyiz.” diyor Özdil, kitlesini kastederek. 

Bildiğiniz gibi Özdil, Adam adlı bir kitap yazmıştı. 

“Adam”lara(!) atfettiği kitabının kapak yazısında (ne tür adamları kastettiğini az sonraki örnekle daha iyi anlayacaksınız) şöyle söylüyordu:

“Türkiye, bugün hâlâ ayakta duruyorsa... İşte bu adamların ortak karakteri, ortak zihniyetinin sırtında duruyor.”

Özdil’e göre ülkeyi “sırtında” tutan kahramanlardan biri de kitabın 181. sayfasında kendisine yer verilen Tarkan’dı…

Hayır, yıllar önce Kartal Tibet’in perukla canlandırdığı çakma kahraman değil, bildiğiniz Tarkan…

Kim adamdır, değildir bayağılığı Özdil’in olsun.

Ancak geçmişten bugüne bunca insan birikimi olan bir toplumda adı geçen şahsı adam diye allayıp pullamanın, ideal olarak toplumun önüne koymanın nemenem bir uğraş olduğunu varın siz takdir edin.  

Ee, “Adam”lık ölçüsü “o” olanın, insanlık ölçüsü de “bu” olur, diyorsunuz ya, doğru söylüyorsunuz.

 MODERN HERZECİLERİN GÜNCESİ 

Bir takım basının her gün imza attığı sövgüler bununla bitmiyor ey okur… Yılmaz Özdil’in “lider kültü”ne sınıf atlatan yazısıyla aynı gün Soner Yalçın da referandumu yorumlayan bir sövgü kaleme almış.  

Yalçın referandumda “Evet” oylarının en yüksek çıktığı doğu illerindeki sosyolojiyi açıklarken “Evet”çiler için “eğitimsiz, içe dönük, katı milliyetçi, muhafazakar, hala lider kültüne boyun eğiyorlar.” demiş…

Yalçın süper eğitimli Özdil’in “Bizden ala lider fanatiği var mı?” yoklamasını görmemiş olmalı ki “bunlar eğitimsiz, içe dönük ve muhafazakar oldukları için lider kültüne iman ediyorlar” diye klinik psikiyatriyi hayretlere gark eden bir analiz çemkirivermiş. 

Özdil ve Yalçın’ın eğitimden kastı; matematik bilmez, fizik bilmez, felsefe bilmez, Türkçe bilmez, dinini bilmez, kültürünü bilmez, Sinan’ı bilmez, Itri’yi bilmez, Katip Çelebi’yi bilmez, Cevdet Paşa’yı bilmez “işte benim stilim” tarzı eğitimliler, yani “on yılda yarattıkları” o nesil olmasa gerek…  

Pekiyi, bu analizlere şaşırdık mı? Hayır!

Bu, neredeyse kurumsallaşmış, yüzyıllık bir refleks… Kurucu ideolojinin sözcüsü Falih Rıfkı: “Bir milletin medeniyet meselesinin oy toplayarak halledildiği görülmemiştir.” demişti. “Bize göre millî irade hür değildir. Millî irade, bâtıl fikirler ve inançlarla paslanmış ve ortaçağ müesseseleri kadrosunun köleliği altında idi. Her şeyden önce bu irade, kara inançlardan(!) temizlenerek saf kılınmalı ve hürriyetine kavuşturulmalı...”şeklinde devam ederek halkı ne kadar rasyonel(!) ele aldıklarını ortaya koymuştu.

O günden bugüne bir şey değişti mi? Özdil ve Yalçın herzecilerine bakarak bile, hayır demek mümkün!

Değil son 15 yıl, serbest yapılmış her seçimde yenilginin türlü biçimini tatmış bu elitist sınıf halkı daima kendileri tarafından kurtarılmayı bekleyen kimliksiz, eğitimsiz bir yığın olarak gördü.

Yakup Kadri, yönetici elitin halkla iç içeliğini veciz bir şekilde özetlemişti: “Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi, bunların hepsini yapayım. Fakat onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim...”

Hani şimdi CHP’lilerin başını çektiği “Hayır”cılar “Belki seçmene kendimizi iyi anlatamamış olabiliriz.” diyorlar ya, endişe buyurmasınlar, vatandaş onların 90 senede yaptıklarını, nasıl otoriter eğilimli bir klik olduklarını, yani ciğerlerini iyi biliyor…

1908 -25 arasındaki çok partili sistem işte bu zihniyet yüzünden rafa kaldırılmıştı. Yoksa Yakup Kadri ve Yalçın’ın vurguladığı gibi eğitimsiz(!) kitlelerin kime oy verecekleri belli olmazdı.

Cahil halkı oy verebilecek kıvama getirene dek çok partili sistem de her türlü muhalefet de bizzat cumhurbaşkanının imzasıyla yasaklanmıştı.

Referandumda oylanan anayasa değişikliğinin aldığı yüzde 51 için“ geniş katılım, oy birliği, konsensus” yok diye çığırtkanlık yapanlar; 24 Anayasasında konsensus sağlanmış mıydı acaba? Söyleseler de bilsek!

Muhalefete,  özellikle herzeci Özdil’e bakılırsa harf, kıyafet gibi devrimler de zaten halka danışılarak yapılmıştı! 1925’de Rize Ulu Camii önünde halkın üzerine ateş açıp 17 kişiyi öldüren jandarma, talim; Rize kıyılarını bombalayan Hamidiye zırhlısı da tatbikat yapıyordu herhalde. Olayların şapka kanunuyla ilgisi olduğu emperyalistlerin zırvası olsa gerekti…

Oysa ne diyordu Mustafa Kemal:  “Cumhuriyetimizi ve çağdaş̧ medeniyet seviyesine ulaşmak isteğimizi köstekleyecek herhangi bir referanduma gitmek, yalnız cehalet değil, hıyanet olur. Yüzde seksenine okuma yazma öğretilmemiş̧ bir memlekette inkılaplar plebisitle olmaz!...”

Demek ki neymiş, Cumhuriyeti kuran irade kritik konuları okuma yazma bilmeyen halka danışmayı “hıyanet” kabul ediyormuş. 

Şimdi benzer bir ifadeyi Erdoğan kullansa, İttihat Terakki artığı elitistlerimizin cam çerçeve indirmesi için ağaç mağaç bahane etmesine de gerek kalmaz ya neyse…

Ama referandum sonuçlarını, CHP olarak başa kimi geçirirseniz geçirin yüzde 25’i geçemeyeceğinizi ve Türkiye’nin mahut sosyolojisini kabul etseniz siyasal istikbaliniz için iyi olur… Hayır siz etmezseniz, halk evire çevire, paşa paşa ettirecek yani, bizden söylemesi… 

  • İsayusufİsayusuf2 ay önce
    Sen olmuşsun bile, isminden belli.
  • GökmenGökmen2 ay önce
    Ellerine sağlık Ali abi ALLAH yardımcın olsun