Fazla para kazanarak yaşam alanını nasıl daraltabilirsiniz?

13 Temmuz 2017 Perşembe

Yoksulluğun yoksulluktan daha acı olan yanı sahip olduğunuz şeylerin farkına asla varamamanızdır. Bir şeyi yoğun bir şekilde arzulamak, Allah’ın insana verdiği en büyük hediyelerden biri… Yoksul arzu eder, zengin ise arzu etmek ister. Fazla para kazanmak, daha çok çalışmak daha prezantabl insanlarla oturup kalkmak derken bir anda standartların yükselmesi demek olan zenginlik, ruhunuzu incitir ve yaşam alanınızı daraltır. Daha çok para kazanmak demek, daha çok para harcayarak yan zevkler bulmak anlamına gelir ki; bu zevklerin sonu gelmez. Siz paranızla bir zevki tadıyorken bir başkası o zevkten usanmıştır ve bunu bilmek sizi yine başka bir macera arayışına sevk eder. Ama daldan dala konan sineğin soktuğu adam ölmez. Sabit olmak, standardı bozmamak, zengin bile olsanız mütevazı bir hayat arayışı belki bir ölçüde sizi teskin edebilir. Fakat asla yaşam alanızı genişletmez. Çünkü daha fazlasına sahip olmak demek hep daha fazla koruma kaygısı demektir. Kaygı yaşam alanını daraltan zehirli bir urdur. Ummadığnız hallerde iyi para kazanmak ölmüş olduğunuz hissini uyandırabilir.

 

Walter Benjamin’in, kitapların okunma 

dışında ne işe yaradığına dair vecizesidir

¥ Alman edebiyat eleştirmeni ve estetik kuramcısı Walter Benjamin’in ne kadar hazır cevap olduğu, muhataplarını nasıl mizahi bir dille eleştirdiğini bilenler bilir. İt oğlu it mektebinde okumuş bir gazeteciye Paris’te bir mülâkat esnasında verdiği cevap, Benjamin’in kitaplara dair en çok alıntılanan sözü olarak tarihe düşüyor:

- Tüm bu kitapları nasıl okuyacaksınız? Bu kadar vaktiniz var mı?

- Kitaplar yalnız okunmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir.

Bu diyaloglar, sınav kâğıdının bitimine ‘devamı arka sayfada’ notu düşerek bir ok işareti yapan yurdum aklı evvellerine ne anlatıyor?

 

Hıncal Uluç’a ‘İt ürür, asansör yürür’ numarası çekmişler!

Sabah Gazetesi personeli Hıncal Uluç’u öyle kızdırmış ki; adam dayanamamış, binanın içindeki asansörde başından geçenleri yazmış. Asansördeki dört kadın düğmeye önce basmalıymış, sonra basmalıymış geyiği… Bunlar uyanıklarmış da hem iniş hem çıkış düğmesine basıyorlarmış. Böylece başkalarının haklarını gasp ediyorlarmış. Devam ediyor: “Yahu utanmanız yok mu sizin? Kaç kez yazdım asansör adabını. (…) Okumuyor musunuz? İnsan kendi gazetesini okumaz mı?”

Bu yazıyı okuyunca Hıncal’a ‘aferin’ dedim. Memlekette bu kadar önemli mesele varken sen de benim gibi incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular peşindesin.

 

“Senin derdin ne” deseydi bu köpek, ne cevap verirdim?

¥ Dostum Sebastian Kuçi’yi son gördüğümde bana beş dakika konuşmadan beklememi işaret etti. O her karşılaşmamızda tuhaf davranır ve ben bunun böyle olması gerektiğini bildiğim için sakince beklerim. Sabır, dengesizleri terapi eder ve size olabildiğince yalın şekilde açılırlar.

Beşinci dakikanın sonunda, “Bu bir denemeydi, konuşsaydın kaçıracaktın malzemeyi. Hiçbir şey anlatmayacaktım sana” dedi. 

-Nasıl yani? Dedim.

-Ben bir gamlı baykuşum. Kâh konar, kâh göçerim. Dışarıdayım. Gökyüzünde birkaç kuş uçuyor. Sonra yerde bir köpek karşımdan sanki bir yere yetişecekmişçesine koşuyor. Durdurdum, ‘nereye abi?’ diye tuttum.‘Nereye koşuyorsun ki? Bir hedefin yok’ dedim. Öyle acıklı baktı ki yüzüme! O bakış her şeyi anlattı bana. İnsanlar bir yerlere koşuyorlar da ne oluyor ki? ‘Kuçi, senin derdin ne?’ deseydi bu köpek, ne cevap verirdim, bilemiyorum. Hatta tepkisine devam etseydi, ‘bir tek insana aynı soruyu sordun mu Kuçi?’

Gözlerine baktım, hüzünlü olmanın ötesinde ezgindi. Yükünü zorla taşıyan bir kamyonun ağırlığı vardı omuzlarında. Onu yine o şekilde kendi yalnızlığına terk ettim. Her seferinde küser gibi ayrılmamız gerekiyormuş. Zira başka bir şekilde yanından ayrıldığımda üzülüyormuş. Ancak nefret duygusuyla onu yüzüstü bırakarak “yalnızlık koması”na girmemesini sağlarmışım.