Eziyet melankolisi ve bayram

29 Haziran 2017 Perşembe

 “Kişi öteki insanlardan uzaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşır. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir” demişti bir düşünür. 

Aslında öteki insanlardan kastedilenin ne ya da kimler olduğuna bağlı bu sözün doğruluğu. Mesela insan ilişkilerinde “yakınlık duygusu” cinayet gibidir.  İşlenmeden önce, işlenirken ve işlendikten sonra cinayet nasıl rengini değiştiriyor ve faili şekillendiriyorsa yakınlık duyduğunuz kişi de aynı şekilde sizi şekillendiriyor. 

İki farklı hikâyenin aynı mantıki yanlışı bünyesinde barındırması o iki hikâyeyi nasıl akraba yapıyorsa insanların da birbirlerinden aynı ayrıntı hakkında kuşkuları onları yaklaştırır.  Ters olan iki kutbun da içindeki başka ortak bir tersliktir onları birbirlerine bağlayan. Gerçek olaya nereden baktığınıza göre değişir. Ve bütün anlam bir bakış açısından ibarettir. Perspektif değiştikçe doğrularla yanlışlar, eğrilerle düzler birbirine karışır. Perspektif paradoksun oluşma sebebidir. 

Öteki insanlardan uzaklaşma fikri uzun bir süredir yalnız yaşayan dostumun imtihanıydı. İntiharı mı? demeliydim aslında bilemedim. Artaud’un o hüzünlü sesiyle; “Beni intihar ettiler” diyemese de o minvalde bir hayat serüveni vardı. Bayramlar onun için tam bir işkenceye dönüyordu. Ramazan bayramı da aynı şekilde onun deyimiyle “Eziyet Melankolisi”ne dönmüştü. “Bu yeni, benim doktrinim” diyordu. Bayramdan bir gün öncesi başlayan değişik bir soyutlanma çeşidi vardı. Çevresindeki konu komşu tanıyanlar arefe gününden ailesinin yanına memlekete gitti sanıyordu. Oysa o kendini evin içine hapsediyordu her bayram. Ve ne lambaları açıyordu ne de en ufak bir tıkırtı yapıyordu. Kimsenin bilmesini istemiyordu evde olduğunu. Bu yüzden bayramın son günü yalnız olduğunu bildiğim için onu ziyarete geleceğimi söylediğimde “dışarı çıkamıyorum hastayım fena halde şu ilaçları bulabilirsen getir” demişti. Evde bayram boyunca yetecek kadar erzak almış içeceklerini dolaba yerleştirmiş ve okuyacağı kitapların arasında yok olmuştu. Evinin kapısını açmayacağını geleceksem sabah 06.00 sularında orda olmam gerektiğini söylüyordu. Çünkü karşı komşusu gece çok geç yattığı için sabah o saatlerde uyumuş oluyormuş. Dediği gibi sabahın altısında ilaçları da alarak evine gittiğimde kapısı açıktı. Zile basmadan yavaşça içeri girdim. “Kapıyı yavaş kapat. Birisi görürse diye kapının orada durmuyordu” Sanki bir arkadaşı olarak eve yalnız gelmişim gibi bir hava olması gerekiyordu. Çok sessiz konuşuyor ve ayaklarının ucuna basıyordu. İlaçlarını verdim ve onu dinlemeye başladım:

 “Memleketten ancak perşembe günü gelebilmem lazım mantıken bu yüzden şüphe çekmek istemiyorum. Perdeleri sakın açma… Kitaplar rüyama girmeye başladı. Artık okuduğum bölümün devamını hem de daha değişik bir kurguyla rüyamda tamamlayabiliyorum. Gergin günlerin bitmesine az bir süre kaldı. Bugün 18.00’de bitecek. İşte o zaman rahat rahat çıkabileceğim.

 Bir suçlu gibi hissediyordu. 4 gündür dışarı çıkmıyordu. Okuduğu kitaplar rüyasına girmeye başlamış ve kurgusunu rüyasında devam ettiriyormuş “gergin günler” diye tarif ediyor “nihayet” diyor “bayram bitti ve bugün 18.00’den sonra çıkabilirim.”

Yine anlatıyor;

 “Mutsuzum. Ama itiraf etmeye dilim varmıyor, çünkü hiçbirimiz evrenin merkezi değiliz. Ancak, yalnızlık evrenin merkezinde konumlanmak gibi bir şey.  Saatlere bakmamak gerek dost! Saatlere bakmak zamanı ve acıyı uzatır. Görünmeze kesin dönüştür zamanı durdurmak yani yalnızlık. Bu yüzden vardiyalarda saat yasaktır. Kaçınılmaz olanı ertelemeye çalışmak zamanın gazabını üzerimize çeker vardiyalar da mezarda üzerimizden geçen ayak sesleridir. Çok isterdim zamanı durdurmayı benimle birlikte diğerlerininkini de…”

Her şey yanılgılardan ibaret, yanılgılarımızla yaşıyoruz. Neyin doğru olduğu konusundaki öngörülerimiz sadece görünenler, sadece bilinenler. Peki ya bilinmeyenler sizin bayramda aklınıza hiç gelmeyenler? Gidecek bir akrabası bir annesi bir babası bir horantası olmadığı için kendini “Eziyet Melankolisi”ne kitleyenler. Böyle birçok insan her bayram büyük bir acıyla kıvranıyor.