Çakma Entelektüel Kızı O Kitapçıda Gördüm

06 Temmuz 2017 Perşembe

Canına yandığımın yabancı isimlerini hep okunduğu gibi yazmak... Einstein değil, mesela ‘Aynştayn’... Muhakeme dehası Necip Fazıl da Türkçe yazıyor kitaplarında yabancıların isimlerini. Şekspir diyor, Bodler diyor. Büyük yazarları, şairleri ve filozofları ne kadar basitleştirirsek, insanlar onlara o kadar kolay ulaşıyor. Bu arada hemen konuyu çakma entelektüellere bağlayalım. Kadıköy’deki kitapçıda gördüğüm o şebelek kızın sorusu gibi; ‘Sizde Ken Yayınları’nın kitapları var mı?’ Kitapçı ‘Hayır yok, ilk defa duydum o yayınevini’ diyor. Tabiî ki ben de ilk defa duymuş oluyorum. Kız raflardaki Can Yayınları’nın kitaplarını gösteriyor ve ‘Nasıl yok, burada dolu var’ diyor. Kitapçı Dominik Cumhuriyeti’nden kaçmış ‘helyum delisi’ havası veren bu denyoluğu daha hazmedemeden ikinci soru: ‘Kalın olanlar ne kadar?’ Kitapçı da demek ki fırlama biri ki aynen şöyle diyor; ‘Hanımefendi seçin getirin, tartıyoruz kilo hesabı.’ Kız hacimli bir kitabı eline alıyor ve ‘Şunu tartar mısınız lütfen?’ diyor. Kitapçı kıza ne mezunu olduğunu sorduğundaysa ‘Antropoloji okuyorum. Ama mezun olunduğunda ne yapılacağını hiç bilmiyorum’ diyor. Bir sonraki aşamada ne olacağından korktuğum için kitapçıyı derhal terk ediyorum. 

Tuhaflığın derin koridoruna yolculuk

Günlük hayatın içinde es geçtiğimiz onca şeyden biri de etrafımızdaki tuhaflıklar… Anlaşılması güç, ifade edilmesi güç olan hadiselere ‘tuhaf’ diyerek işin içinden çıktığımızı sanıyoruz. Oysa tuhaflık, hiç de zannettiğimiz gibi basit bir durum değil. Kanıksamayla birlikte eriye eriye norma dönüşen bu tuhaflıklar bazen ufak kusurları tetikliyor ve bu ufak kusurlar birleştiğinde bir anda ortalık cehenneme dönüyor. ‘Nerelisin?’ sorusu kadar masum bir soru bile bazen olduğu yerde kendini sürekli mülteci zanneden biri için korkunç bir acıyı tetikleyebiliyor. Daha yeni tanıştığınız ve işsiz olma ihtimalinizi düşünmeyen bir işgüzarın ‘Ne iş yapıyorsun?’ sorusu, bir filmdeki ‘soru sormazsan yalan dinlemezsin’ güzellemesini akıllara getiriyor.

Einstein Çorap Giymekten Neden Vazgeçti

Dehaların zihni normal çalışmaz. Bu yüzden “bir dehayı anlamanın yolu deli suyu içmekle başlar” demişti Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesi'nden altı kere kaçan Mehmet abi.
Einstein da bir deha… Dahi ressam Salvador Dali kadar hatırı sayılır dengesizliklere imza atmasa da çorap giymemesi tersinden takdire şayan. Einstein eşine yazdığı bir mektupta “Çocukken ayak baş parmağımın çoraplarımı deldiğini fark etmiş, bu yüzden çorap giymekten vazgeçmiştim” diyor.

Bu toplumun Karagöz ve Hacivatları nerede?

Çocukluğumuzun Karagöz ve Hacivat karakterleri nerede? Bebe Ruhiler, Tuzsuz Deli Bekirler nerede? Tüm medya ve siyasiler son derece ciddi ve sinir bozucu olmaya başladılar lütfen biraz ironi beyler...

Sebastian Kuçi ile Anlamsızlık Üzerine

Yalan denizinde yüzenlerin kulacıdır aidiyetsizlik ve siz sordukça muhatabınızı daha fazla tahrik eder, onu daha vahim bir vakıanın içine sürüklersiniz. Kendini herkes gibi gör(e)meyen kişi artık toplum nezdinde “tuhaf” olarak lanse edilir. Toplumun kendinden olmayanı daha doğru bir ifadeyle kendisi gibi yapamadığı bireye biçtiği roldür delilik. Bir süre sonra ufak ve zararsız tuhaflıklar, yerini depresyona ve dinmez kaygılara bırakır ve sonra gelsin bakalım anlamsızlık…
Sebastiyan Kuçi geçen bayram yazısında bahsettiğim bahtsız arkadaşım bazen bu köşede onun tespitlerini ve aramızdaki konuşmaları da yazacağım. Kendisinden yazmak için izin istediğimde “sadece adımı ve soyadımı bu şekilde kullanırsan” şartını da kabul etmek zorundayım. Kuçi son zamanlarda kendini anlamsızlıkla oyalıyor. O her zaman oyalanacak zahmetsiz bir meşgale bulur. “Bu defa anlamsızlık deneyimlerimi paylaşacağım seninle” dedi. Evine bir eşya koyduğunda onun yerini asla değiştirmiyor ve bu eşya sabit olmasa da onun etrafından dolanıyormuş. Böylece eşyanın evin bir parçası olmasını, eşyanın ruhunun eve sirayet etmesini sağlıyormuş. O eşya bazen bir sarmısak oluyor bazen kocaman bir semaver… O semaverde çay demlemeden önce evin bir parçası olma vaktini atlatmamız gerekiyormuş. Buda en az altı ay sürüyor. “Sanki Godot’yu bekliyoruz Kuçi. Şu semaverle bir çay yapsak” dedim. “Godot’yu bekleyen Gogo ve Didi kadar masum bir inanç bizi kurtarabilir” dedi. O anda şüphe edenlerin istisnaları hiç dikkate almadıklarını anladım. Bu anlayışın sebebi Kuçi miydi bilmiyorum. Fakat ne önemi vardı ki?